Nicolaus Copernicus’un göksel yörüngeler üzerine 1543’te yayımlanan eseri, Güneş-merkezli bir Evren modeli için inandırıcı bir gerekçe sunduğu halde, sistemin önemli sorunları vardı. Göksel cisimlerin kristal kürelere takılı olduğuna dair eski düşüncelerden kurtulamayan Copernicus, gezegenlerin Güneş’in yörüngesinde kusursuz dairesel bir yol izlediğini söyledi ve düzensizliklerini açıklamak için modeline çeşitli karmaşıklıklar sokmak zorunda kaldı.

Nicolaus Copernicus

– Bir takımyıldızda yeni bir yıldızın doğuşu, gezegenlerin ötesindeki göklerin değişmez olmadığını gösterir.

Kuyrukluyıldız gözlemleri, gezegenlerin arasından yörüngelerini keserek geçtiklerini gösterir.

– Bu durum, göksel cisimlerin sabit göksel kürelere bağlı olmadıklarını gösterir.

– Gezegenler kürelere sabitlenmemişse, Güneş’in etrafında eliptik bir yörünge gezegenlerin gözlemlenen hareketini en iyi açıklar.

Her gezegenin yörüngesi bir elipstir.

Süpernova ve Kuyrukluyıldızlar

16. yüzyılın ikinci yarısında Danimarkalı soylu Tycho Brahe (1546 – 1601), sorunları çözmede yaşamsal oldukları anlaşılacak gözlemler yaptı. 1572’de Cassiopeia takımyıldızında görülen parlak bir süpernova patlaması, gezegenlerin ötesinde Evren’in değişmez olduğu düşüncesini zayıflattı. 1577’de Brahe, bir kuyrukluyıldızın hareketini çizdi. Kuyrukluyıldızların, Ay’dan daha yakın oldukları sanılmıştı; ama Brahe’nin gözlemleri, kuyrukluyıldızın Ay’ın epeyce ötesinde olması gerektiğini ve aslında gezegenlerin arasında dolaştığını gösterdi. Bu kanıt, “göksel küreler” düşüncesini bir darbeyle yerle bir etti. Bununla birlikte Brahe, Yer-merkezli modelinde dairesel yörüngeler düşüncesine bağlı kaldı.

Tycho Brahe

1597’de Brahe Prag’a davet edildive son yıllarını orada, İmparator II. Rudolph’un imparatorluk matematikçisi olarak geçirdi. Ölümünden sonra Brahe’nin çalışmalarını devam ettiren Alman astrolog Johannes Kepler, burada ona katıldı.

Dairelerden Kopma

Kepler, Brahe’nin gözlemlerinden yola çıkarak Mars için yeni bir yörüngeyi hesaplamaya zaten başlamış ve o sırada yörüngenin daire değil, daha çok oval (yumurta seklinde) olması gerektiği sonucuna varmıştı. Kepler oval yörüngeli güneş-merkezli bir model formüle etti; ama gözlem verilerine hala uygun değildi. 1605’te Mars’ın güney etrafındaki yörüngesinin elips – iki odak noktasından biri Güneş olan “gerilmiş bir daire” – olması gerektiği sonucuna vardı. 1609’da Astronomia Nova’sında (Yeni Astronomi) gezegen hareketinin iki yasasını açıkladı. Birinci yasaya göre, her gezegenin yörüngesi bir elipstir. İkincisine göre, bir gezegeni Güneş’e birleştiren doğru parçası eşit zaman dilimlerinde eşit alanlar tarar. Yani, gezegenlerin hızı Güneş’e yaklaştıkça artar. 1619’da üçüncü bir yasa, bir gezegen yılının Güneş’ten uzaklığıyla ilişkisini tarif etti: Bir gezegenin yörüngede dolanma süresinin (yılının) karesi, Güneş’ten uzaklığının üçüncü kuvvetiyle orantılıdır. Yani, Güneş’ten uzaklığı başka bir gezegenin uzaklığının iki katı olan bir gezegenin, yaklaşık üç kat uzun bir yılı alacaktır.

Kepler

Gezegenleri yörüngede tutan kuvvetin doğası bilinmiyordu. Kepler, manyetik kuvvet olduğuna inanmaktaydı, ama Newton 1687’de kütleçekim olduğunu gösterecekti.

Kepler’in yasalarına göre gezegenler Güneş’in etrafında eliptik bir yörüngede dolaşır ve elipsin iki odak noktasından biri Güneş’tir. Verili bir t zamanında gezegenleri Güneş’e birleştiren bir doğru parçası elipste eşit alanlar tarar.
Johannes Kepler 1

Johannes Kepler Kimdir?

Güney Almanya’da Stuttgart’a yakın Weil der Stadt kentinde 1571’de doğan Johannes Kepler, küçük bir çocukken 1577’nin Büyük Kuyrukluyıldızına tanık oldu ve gökyüzüne hayranlığı böyle başladı. Tübingen Üniversitesinde okurken, parlak bir matematikçi ve astrolog olarak ün kazandı. Zamanın önde gelen astronomlarıyla mektuplaştı; bunların arasında Tycho Brahe de vardı ve 1600’de Prag’a gidip Brahe’nin öğrencisi ve akademik varisi oldu. Brahe’nin 1601’de ölümünden sonra Kepler İmparatorluk Matematikçisi görevini üstlendi ve Brahe’nin üzerinde çalıştığı Rudolphine Tables’i tamamlaması istendi. Bu çalışmayı Avusturya’da, 1612’den 1630’da ölene kadar çalıştığı Linz’de tamamladı.

Rudolphine Tables

Önemli Eserleri

1596 – The Cosmic Mystery (Evrenin Gizemi)
1609 – Astronomia Nova (Yeni Gökbilim)
1619 – The Harmony of the World (Dünyanın Uyumu)
1627 – Rudolphine Tables (Rudolf Cetvelleri)

Gezegenlerin Yörüngeleri Hakkında Önemli Gelişmeler

MS 150 – İskenderiyeli Ptolemaios, Yer’in merkezde olduğu ve Güneş’in, Ay’ın, gezegenlerin ve yıldızların sabit göksel küreler üzerinde dairesel yörüngelerde Yer’in etrafında döndüğü varsayımına dayanan bir Evren modeli olan Almagest’i yayınlar.

16.yüzyıl – Güneş-merkezli bir evrenbilim fikri, Nicolaus Copernicus’un düşünceleriyle taraftar bulmaya başlar.

1639 – Jeremiah Horrocks, Kepler’in düşüncelerini kullanıp, Venüs’ün Güneş karşısında geçişini kestirir ve görür.

1687 – Isaac Newton’ın hareket ve çekim yasaları, Kepler’in yasalarına yol açan fiziksel ilkeleri açıklar.

Erken tarihi boyunca Batı düşüncesini, her şeyin merkezine Yeri yerleştiren bir Evren düşüncesi şekillendirdi. Anlaşılan bu “yer-merkezli” model, başlangıçta güncelik gözlemlere ve sağduyuya dayanmaktaydı. Üzerinde durduğumuz zeminin herhangi bir hareketini hissetmiyoruz ve gezegenimizin de hareket ettiğine ilişkin gözlemsel bir kanıt yok gibi görünüyordu. Kuşkusuz en basit açıklama şudu: Güneş, Ay, gezegenler ve yıldızlar farklı hızlarda Yerin etrafında dönüyorlardı. Bu sistem ilkçağ dünyasında yaygın kabul görmüş ve MÖ 4. yüzyılda Platon’un ve Aristoteles’in eserleriyle klasik felsefeye iyice yerleşmiş gibi görünüyor.

Bununla birlikte, antik Yunanlılar gezegenlerin hareketlerini ölçünce, yer-merkezli sisteminin sorunları olduğu anlaşıldı. Bilinen gezegenlerin – gökyüzünde dolaşan 5 ışık – yörüngeleri karmaşık yollar izliyordu. Merkür ve Venüs her zaman sabah ve akşam gökyüzünde görülmekte, Güneş’in etrafında dar halkaları tarif etmekteydi. Bu arada Mars, Jüpiter ve Satürn’ün dönüşü sırasıyla 780 gün, 12 yıl ve 30 yıl alıyordu; yavaşladıkları ve hareketlerinin genel yönünü geçici olarak tersine çevirdikleri “geri hareket” halkaları hareketlerini karışık hale getirmekteydi.

sistemler

Ptolemaios Sistemi

Yunan astronomlar bu karışılıkları açıklamak için ilmek düşüncesini devreye soktu, gezegenler dairesel “alt-yörüngeler”de dönmekteydi; alt-yörüngelerin merkezi “eksen” noktaları ise Güneş’in etrafında hareket etmekteydi. Bu sistemi en iyi MS 2. yüzyılda İskenderiyeli astronomi coğrafyacı Ptolemaios geliştirdi.

Ne var ki, klasik dünyada bile fikir ayrılıkları vardı. Örneğin Yunan düşünür Samoslu Aristarkhos, MÖ 3. yüzyılda trigonometrik ölçümleri kullanarak Güneş’in ve Ay’ın göreli uzaklıklarını hesapladı. Güneş’in büyük olduğunu anladı ve bu durum, kozmosun hareketinin eksen noktasının Güneş olmasının daha olası olduğunu öne sürmesine ilham kaynağı oldu.

Ptolemaios sistemi sonunda rakip teorilere yenildi ve bunun çok kapsamlı içerimleri oldu. Roma İmparatorluğu sonraki yüzyıllarda küçülürken, Hristiyan Kilise imparatorluğun varsayımlarının çoğunu miras aldı. Her şeyin merkezinde Yerin bulunduğu ve Yer üzerindeki hakimiyetiyle insanın Tanrı’nın en üstün yaratığı olduğu düşüncesi Hristiyanlığın temel akidelerinden biri haline geldi ve 16. yüzyıla kadar Avrupa’da egemen oldu.

Ama bu, astronominin Ptolemaios’tan sonra 500 yıl hiç gelişmediği anlamına gelmez. Gezegenlerin hareketlerini doğru bir biçimde öngörme yeteneği yalnızca bilimsel ve felsefi bir bilmece değildi, astrolojinin hurafeleri sayesinde sözde pratik amaçları da vardı. Her inançta yıldız gözlemcilerinin, gezegenlerin devinimlerini hep daha doğru ölçmeye çalışmaları için haklı nedenleri vardı.

Ptolemaios’un evren modelinde Yer merkezde hareketsizdir; Güneş, ay ve bilinen beş gezegen Yer’in etrafında dairesel yörüngelerde döner. Ptolemaios, yörüngeleri gözlemlere uygun hale getirmek için, her gezegenin hareketine daha küçük ilmekler ekledi.
Ptolemaios sistemi

Arap Alimliği

Birinci binyılın son yüzyılları, Arap biliminin ilk büyük çiçeklenmesine denk geldi. 7 yüzyıldan itibaren İslamın Ortadoğu’ya ve Kuzey Afrika’ya hızlı yayılışı Arap düşünürleri, Ptolemaios ve diğerlerinin astronomiyle ilgili yazdıkları da dahil, klasik metinlerle ilişkiye soktu.

Konum astronomisi pratiği – gök cisimlerinin konumlarını hesaplama – İslami, Yahudi ve Hristiyan düşüncenin dinamik bir potası haline gelen İspanya’da doruğuna ulaştı. 13. yüzyılın sonunda Kastilya Kralı X. Alfonso, yeni gözlemleri yüzyılların İslami kayıtlarıyla birleştirip Ptolemaios sistemine yeni bir kesinlik kazandıran ve 17. yüzyılın başına kadar gezegenlerin konumunu hesaplamak için kullanılacak verileri sağlayan Alfonso Cetvelleri’nin hazırlanmasına destek oldu.

Ptolemaios’u Sorgulamak

Ne var ki, bu noktada Ptolemaios modeli saçmalik derecesinde karışıklaşıyordu; öngörüyü gözleme uydurmak için daha fazla ilmekler eklendi. 1377’de Fransız filozof, Lisieux Piskoposu Nicole Oresme, Livre de Ciel et du Monde‘da (Göğün ve Yerin Kitabı) bu sorunu kökten ele aldı. Yer’in durağan olduğunun gözlemsel katının olmadığını gösterdi ve hareket halinde olmadığını varsaymak için hiçbir neden olmadığını savundu. Yine de, Ptolemaios sisteminin kanıtlarını yok etmesine rağmen, Oresme hareket eden bir Yer’e inanmadığını söyledi.

Livre de Ciel et du Monde

16. yüzyılın başına gelindiğinde durum çok farklı olmuştu Rönesans’in ve Protestan Reformasyonun gücü, çok sayıda eski dinsel dogmanın sorgulanmasını sağladı Warmia eyaletinden Polonyalı Katolik Nicolaus Copernicus, Evrenin merkezini Yer’den Güneş’e kaydıran ilk modern güneş-merkezli teoriyi öne sürdü.

Commentariolus

Copernicus düşüncelerini ilk kez 1514 civarinda arkadaşlar arasında elden ele dolaşan ve Commentariolus olarak bilinen küçük bir kitapçıkta yayımladı. Teorisi özünde Aristarkhos’un önerdiği sisteme benzer ve önceki sistemin birçok başarısızlığının üstesinden geldiği halde, Ptolemaios düşüncesinin bazı dayanaklarına bağlı kaldı, en önemlisi de, gök cisimlerinin yörüngesinin, kusursuz bir dairesel hareketle dönen kristalin küreye binili olduğu düşüncesi. Sonuç olarak Copernicus, yörüngelerinin belli bölümlerinde gezegen devinimlerinin hızını düzenlemek için kendi “ilmeklerini” devreye sokmak zorunda kaldı. Modelinin önemli bir içerimi, Evren’in boyutun çok büyük ölçüde büyütmesiydi. Yer Güneş’in etrafında dönüyorsa, değişen bakış noktamızın neden olduğu paralaks etkileriyle kendini ele vermelidir: Yıldızlar yıl boyunca gökyüzünde ileri geri yer değiştirir gibi görünmelidir. Böyle olmadıkları için, gerçekten de çok uzakta olmalılar.

paralaks etkisi
Yer Güneş’in etrafında dönerken, farklı uzaklıklarda yıldızların görünen konumu, paralaks denilen bir etki nedeniyle değişir. Yıldızlar çok uzak oldukları için, etki çok küçüktür ve ancak teleskop kullanılarak fark edilebilir.

Çok geçmeden Copernicus modelinin, eski Ptolemaios sisteminin düzeltilmiş bir şeklinden çok daha doğru olduğu anlaşıldı ve haber bütün Avrupa’da entelektüel çevrelere yayıldı. Duyuru Roma’ya bile ulaştı; popüler inancın aksine, bazi Katolik çevrelerde model başlangıçta iyi karşılandı. Yeni model, Alman matematikçi Georg Joachim Rheticus’un Warmia’ya gidip 1539’dan itibaren Copernicus’un öğrencisi ve asistanı olmaya yetecek kadar bir heyecan yarattı. Copernicus sisteminin elden ele dolaşan ilk anlatımı Narratio Prima’yı 1540’ta yayımlayan Rheticus’tu. Rheticus yaşlı papazdan eserinin tamamını yayımlamasını istedi. Bu Copernicus’un yıllardır düşündüğü, ama ancak 1543’te ölüm Copernicus döşeğindeyken razı olduğu bir şeydi.

Narratio Prima

Matematiksel Araç

Ölümünden sonra yayımlanan De Revolutionibus Orbium Coelestium (Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine) Yerin hareket halinde olduğu önel Kutsal Kitabın birçok pasajıyla doğrudan çelişmesine ve bu nedenle hem Katolik hem Protestan teologlar tarafından sapkın sayılmasına rağmen, başlangıçta öfkeyle karşılanmadı. Konuyu geçiştirmek için, güneş-merkezli modelin yalnızca matematiksel bir kestirim aleti olduğunu, fiziksel Evrenin bir tasviri olmadığını açıklayan bir önsöz eklenmişti. Oysa Copernicus sağken böyle bir çekince göstermemişti. Sapkın içerimlerine rağmen Copernicus modeli, Papa XIII. Gregorius’un 1582’de başlattığı büyük takvim reformunun gerektirdiği hesaplamalar için kullanıldı.

De Revolutionibus Orbium Coelestium

Ne var ki, modelin öngörü doğruluğuyla ilgili yeni sorunlar hemen ortaya çıkmaya başladı; çünkü Danimarkalı astronom Tycho Brahe’nin (1541-1601) titiz gözlemleri, Copernicus modelinin gezegen devinimlerini yeterince doğru tarif etmediğini gösterdi. Brahe, bu çelişkileri kendine ait olan bir modelle çözmeye çalıştı; onun modelinde gezegenler Güneş’in etrafında dolaşıyordu, ama Güneş ve ay Yerin etrafındaki yörüngede kalıyordu. Gerçek çözümü – eliptik yörünge çözümü – onun öğrencisi Johannes Kepler bulacaktı.

Johannes Kepler

60 yıl sonra Copernicusçuluk, büyük ölçüde İtalyan bilim insanı Galileo Galilei etrafında dönen anlaşmazlık sayesinde, Kilise Reformasyonunun Avrupa’da neden olduğu bölünmenin gerçek simgesi olacaktı. Galileo’nun 1610’da Venüs’ün sergilediği evrelere ve Jüpiter’in yörüngesinde uyduların varlığına ilişkin gözlemleri, onu gün-merkezli teorinin doğru olduğuna inandırdı ve Katolik İtalya’nın kalbinden bu teoriye verdiği ateşli destek, İki Büyük Dünya Sistemi Üzerine Konuşmalar‘da (1632) ifade edildi. Bu durum Galileo’nun papalıkla çatışmasına yol açtı ve bunun bir sonucu, De Revolutionibus’taki tartışmalı pasajların geriye dönük sansürlenmesi oldu. Bu yasak iki yüzyıldan fazla bir süre kaldırılmayacaktı.

İki Büyük Dünya Sistemi Üzerine Konuşmalar

Nicolaus Copernicus Kimdir?

1473’te Polonya’nın Torun kentinde doğan Nicolaus Copernicus, zengin bir tüccarın dört çocuğunun en küçüğüydü. Nicolaus 10 yaşındayken babası öldü. Amcası onu kanatlarının altına aldı ve Krakow Üniversitesinde eğitimine göz kulan oldu. Birkaç yıl İtalya’da tıp ve hukuk okudu: 1503’te Polonya’ya dönüp, artık Warmia Prens-Piskoposu olan amcasının yönetimindeki papazlara katıldı.

Copernicus hem dil hem matematik üstadıydı; çok sayıda önemli eser çevirdi ve kendi astronomi teorileri üzerinde çalışırken, aynı zamanda ekonomiye ilişkin düşünceler de geliştirdi. De Revolutionibus’ta ana hatlarını çizdiği teori matematiksel karmaşıklığıyla ürkütücüydü; bu yüzden birçok kişi önemini kabul etmesine rağmen, pratik günlük kullanım için astronomlar tarafından pek benimsenmedi.

Önemli Eserleri:

1514 – Commentariolus
1543 – De Revolutionibus Orbium Coelestium (Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine)

Evren Hakkında Tarihi Gelişmeler

MÖ 3. yüzyıl- Kum Cetveli adlı bir eserde Arşimet, Evren’in sanılandan daha büyük olduğunu ve merkezinde Güneş bulunduğunu öne süren Samoslu Aristarkhos’ın düşüncelerini aktarır.

MS 150 – İskenderiyeli Ptolemaios matematiği kullanarak, yer-merkezli bir Evren modeli tasvir eder.

1609 – Johannes Kepler, eliptik yörüngeleri önererek gün-merkezli Güneş Sistemi modelindeki belirgin çelişkileri çözer.

1610 – Galileo Jüpiter’in uydularını gözlemledikten sonra, Copernicus’un haklı olduğunu inanır.

Arap astronom ve matematikçi İbn-i Heysem İslam uygarlığının altın çağında Bağdat’ta yaşadı ve dünyanın ilk deneysel bilim insanıydı. Daha önceki Yunan ve İranlı düşünürler doğal dünyayı çeşitli biçimlerde açıklarken, vardıkları sonuçlara fiziksel deneylerle değil, soyut akıl yürütmeyle ulaşmışlardı. Gelişen bir İslami merak ve araştırma kültürü içinde çalışan İbn-i Heysem, şimdi bilimsel dediğimiz yöntemi kullanan ilk kişiydi: Hipotezler öne sürmek için ve bunları yöntemli bir biçimde deneylerle test etmek. Onun da gözlemlediği gibi “Hakikati arayan kişi, eskilerin yazdıklarını okuyan ve…. onlara itimat eden kişi değil, aksine onlara olan inancından şüphe duyan ve onlardan aldıklarını sorgulayan kişidir, muhakemeye ve ispata teslim olan kişidir.”

İbn i Heysem

Görmeyi Anlamak

İbn-i Heysem, bugün optik biliminin kurucusu olarak hatırlanır. En önemli eserleri gözün yapısına ve görme sürecine ilişkin incelemelerdi. Yunan bilginler Öklid ve daha sonra Ptolemaios (Batlamyus), görmenin gözden çıkan ve kişinin baktığı şeyden seken “ışınlardan” kaynaklandığına inandılar. İbn-i Heysem gölgeleri ve yansımayı gözlemleyerek, ışığın nesnelerden sektiği ve düz çizgiler halinde gözlerimize girdiğini gösterdi. Görme, en azından retinaya ulaşana kadar, aktif değil, daha çok pasif bir olguydu. Fark etti ki, “her hangi bir ışıkla aydınlatılan her renki cismin her noktasından, o noktadan çizilebilir her düz hat boyunca ışık ve renk çıkar.” Şeyleri görmek için, ışığın içeri girmesi için gözlerimizi açmamız yeter. Yapabilse bile, gözün ışık göndermesine gerek yoktur.

1- Güneş ışığı nesnelere çarpıp seker.

2- Işık düz çizgiler halinde seker.

3- Görmek için gözlerimizi açmaktan başka bir şeye ihtiyacımız yoktur.

4- Işık doğru çizgiler halinde gözümüze girer.

Görmeyi Anlamak

İbn-i Heysem, ters bir görüntüyü bir perdeye yansıtan optik bir aygıt olan karanlık odanın ilk bilimsel tarifini verdi.

İbn-i Heysem boğa gözleriyle yaptığı deneylerden, ışığın küçük bir delikten (gözbebeği) girdiğini ve bir mercek tarafından, gözün arka tarafında duyarlı bir yüzeye odaklandığını da anladı. Bununla birlikte, gözü bir mercek kabul etmesine rağmen, gözün ya da beynin bir görüntüyü nasıl oluşturduğunu açıklamadı.

Işık Deneyleri

İbn-i Heysem’in yedi ciltlik anıtsal eseri Kitab el-Menazır’ı ışık teorisiyle görme teorisini açıklar. 650 yıl sonra Isaac Newton’ın Principia’ı yayımlanana kadar, konusunda ana otorite olarak kaldı. Kitap ışık ile merceklerin etkileşimini araştırır ve ışığın kırılım (yön değiştirme) olgusu tarif eder – Hollandalı bilim insanı Willebrord van Roijen Snell’in kırılım yasasından 700 yıl önce. Işığın atmosferde kırılmasını da inceler ve gölgeleri, gökkuşağını ve tutulmaları tasvir eder. Kitab el-Menazır, Avrupa’da Rönesans döneminde İbn-i Heysem’in bilimsel yöntemini canlandıran bilim insanlarından biri olan Francis Bacon da aralarında olmak üzere, daha sonra Batılı bilim insanlarını büyük ölçüde etkiledi.

Kitab el Menazır

İbn-i Heysem Kimdir?

Ebu Ali el-Hasan İbnü’l-Heysem (Batıda Alhazen olarak tanınır) Basra’da doğdu ve Bağdat’ta eğitim gördü. Gençken Basra’da devlet memurluğu verildi ama kısa sürede sıkıldı. Bir rivayete göre, Mısır’da Bil’in her yıl taşmasından kaynaklanan sorunları işitince Halife el-Hekim’e bir mektup yazıp, taşkını düzenlemek için bir baraj yapmayı teklif etti ve Kahire’de el üstünde karşılandı. Ne var ki, kentin güneyine gidip ırmağın büyüklüğünü görünce – Asvan’da genişliği 1.6 kilometre – eldeki teknolojiyle işin imkansız olduğunu anladı. Halifenin gazabından kurtulmak için, deliliğe vurdu ve 12 yıl ev hapsinde kaldı. O sürede en önemli eserini yazdı.

Önemli Eserleri:

1011-21 – Kitab el-Menazır
y.1030 – Işık Üzerine Bir Konuşma
y.1030 – Ay’ın Işığı Üzerine

gözün yapısı

Görme Hakkında Tarihi Gelişmeler

MÖ 350: Aristoteles, görmenin bir nesneden göze giren fiziksel formlardan kaynaklandığını savunur.

MÖ 300: Öklid, gözün sekip göze geri gelen ışınlar gönderdiğini savunur.

980: Ebu Sehl ışığın kırılmasını araştırır ve kırılım yasalarını türetir.

1240: İngiliz piskopos Robert Grosseteste, optik deneylerinde geometriyi kullanır ve rengin doğasını doğru bir biçimde tarif eder.

1604: Johannes Kepler’in retinal görüntü teorisi, doğrudan İbn-i Heysem’in eserine dayanır.

1620: İbn-i Heysem’in düşünceleri, deneye dayalı bilimsel bir yöntemi savunan Francis Bacon’ı etkiler.

MÖ 140 civarında, olasılıkla antik dünyanın en iyi astronomu olan Yunan astronom Hipparkhos, 850 kadar yıldızdan oluşan bir katalog hazırladı. Güneş’in ve Ay’ın hareketlerini ve tutulmaların tarihini öngörmenin yolunu da açıkladı. MS 150 civarında İskenderiyeli Ptolemaios eseri Almagest’te 1000 yıldız ve 42 takımyıldız listeledi. Bu eserin büyük bölümü, Hipparkhos’un yazdıklarının güncellenmiş bir versiyonuydu ama daha kullanışlı bir biçimde. Batıda Almagest, ortaçağ boyunca standart astronomi metni oldu. Cetvelleri, Güneş’in ve Ay’ın, gezegenlerin ve önemli yıldızların gelecekteki konumlarını, hatta ay ve güneş tutulmalarını hesaplamak için gerekli bütün bilgileri kapsamaktaydı.

Almagest

MS 120’de Çinli bilge Zhang Heng; Evrenin Ruhsal Bünyesi başlıklı bir eser çıkardı. Bu eserde “-Gök bir tavuğun yumurtasına benzer ve bir arbalet topu gibi yuvarlaktır; Yer ise bir yumurtanın sarısı gibidir, merkezde tek başına yatar. Gök büyüktür, Yer küçük.” diyordu. Bu, Hipparkhos ve Ptolemaios’ta olduğu gibi, merkezde Yer olan bir Evren’di. Zhang 2500 “parlak” yıldız ve 124 takımyıldız katalogları: “-Çok küçük yıldızlardan 11250 tane var.” diye ekledi.

Ay ve Gezegen Tutulmaları

Zhang tutulmalara hayrandı. Şöyle yazmış: “-Güneş ateş gibidir ve Ay da su gibi. Ateş ışık saçar, su ışığı yansıtır. Bu yüzden Ay’ın parlaklığı güneşin ışımasından kaynaklanır ve Ay’ın karanlığı, güneşin ışığının engellenmesi nedeniyledir. Güneş’e bakan taraf tamamen aydınlıktır, uzak olan taraf ise karanlıktır.” Zhang, araya Yer girdiği için Güneş tutulmasını da tarif etti. Gezegenlerin de “su gibi” ışığı yansıttığını, bu yüzden onların da tutulduklarını anladı. Benzer bir etki “-Bir gezegende de olunca, buna örtünme diyoruz. Ay, Güneş’in yolundan geçince, o zaman Güneş tutulması olur.”

güneş ve ay

11. yüzyılda başka bir Çinli astronom, Shen Kuo, Zhang’ın çalışmasını önemli bir konuda genişletti. Ay’ın büyümesine ve küçülmesine ilişkin gözlemleriyle gök cisimlerinin küre şeklinde olduğunu kanıtladı.

Zhang Heng Kimdir?

Zhang Heng, Han Hanedanı döneminde şimdi Henan eyaleti denilen yörede Xie kasabasında MS 78’de doğdu. 17 yaşında edebiyat okumak ve yazar olmak için evden ayrıldı. Zhang yirmili yaşlarının sonunda yetenekli bir matematikçi oldu ve İmparator An-ti’nin sarayına çağırıldı; MS 115’te İmparatorun baş astrologu olarak atandı.

Zhang, bilimde hızlı ilerlemelerin olduğu bir zamanda yaşadı. Astronomiyle ilgili çalışmalarının yanı sıra, suyla çalışan halkalı bir küre (gök cisimlerinin modeli) yaptı ve MS 138’de 400 kilometre uzaktaki bir depremi başarılı bir biçimde kaydedene kadar dalga geçilen dünyanın ilk sismometresini icat etti.

Zhang Heng sismograf

Taşıtla geçilen uzaklıkları ölçmek için ilk yol sayacını ve at arabası biçiminde, manyetik olmayan ve güneyi gösteren bir pusula da icat etti. Zhang, zamanın kültürel yaşamına ilişkin canlı içgörüler sunan saygın bir şairdi.

Zhang Heng pusula

Önemli eserleri
MS yaklaşık 120: Evrenin Ruhsal Bünyesi
MS yaklaşık 120: Ling Xian’ın Haritası

Gezegenlerin Şekilleri Hakkında Tarihi Gelişmeler

MÖ 140: Hipparkhos tutulmaları öngörmenin yolunu buluyor.

MS 150: Ptolemaios; Hipparkhos’un çalışmalarını geliştirir ve gök cisimlerinin gelecekteki konumlarını hesaplamak için pratik cetveller çıkarır.

11.Yüzyıl: Shen Kou; Rüya Havuzu Denemeleri’ni yazar. Burada Ay’ın büyümesinden ve küçülmesinden yararlanarak, bütün gök cisimlerinin küre şeklinde olduğunu gösterir.

1543: Nicolaus Copernicus; Göksel Kürelerin Dönüşleri Üzerine’yi yayımlar. Burada gün merkezli bir sistem tasvir eder.

1609: Johannes Kepler; gezegenlerin hareketini, elips şeklinde boşlukta dolaşan cisimler olarak açıklar.

Dünyayı bilimsel incelemenin kökleri Mezopotamya’ya dayanır. Tarım ve yazı icat edildikten sonra insanlar inceleme yapmaya ayıracak zaman ve bu incelemelerin sonuçlarını gelecek kuşaklara aktarmanın aracını bulmuştu. Gece gökyüzünün uyandırdığı merak, ilk bilimin esin kaynağıydı. Milattan önce dördüncü binyıldan itibaren Sümerli rahipler yıldızları inceleyip, sonuçlarını kil tabletlere kaydettiler. Kullandıkları yöntemlere ilişkin kayıt bırakmadılar; ama MÖ 1800’e tarihlenen bir tablet, dik açılı üçgenlerin özelliklerinin bilindiğini gösterir.

Antik Yunan

Antik Yunan bilimi felsefeden ayrı bir konu olarak görmüyorlardı; ama eseri fark edilir ölçüde bilimsel olan ilk şahsiyet olasılıkla Miletoslu Thales’ti; Platon’un dediğine göre, hayal kurmaya ve yıldızlara bakmaya o kadar zaman harcıyordu ki, bir keresinde bir kuyuya düştü. Thales, olasılıkla daha önceki Babillilerden gelen verileri kullanarak bir güneş tutulmasını önceden bilip, bilimsel bir yaklaşımın gücünü gösterdi.

Antik Yunan bir tek ülke değildi, daha çok gevşek bir kent-devletleri koleksiyonuydu. Miletos (bugünkü Türkiye’de) birçok ünlü filozofun doğum yeriydi. Diğer birçok erken Yunan filozofu da Atina’da öğrenim gördü. Burada Aristoteles keskin bir gözlemciydi, ama deney yapmadı; yeterince zeki insanları bir araya getirebilse, hakikatin ortaya çıkacağına inanıyordu. Sicilya adasi Syrakusa’da yaşayan Arşimet akışkanların özelliklerini araştırdı. MÖ 331’de Büyük İskender’in Nil’in ağzında kurduğu İskenderiye’de yeni bir öğrenim merkezi gelişti. Burada Eratosthenes yerin büyüklüğünü ölçtü, Ktesibios doğru çalışan saatler yaptı ve Heron buhar makinesini icat etti. Bu arada İskenderiye’deki kütüphaneciler bulabildikleri en iyi kitaplan toplayıp dünyadaki en iyi kütüphaneyi kurdular; Romalılar ve Hristiyanlar kenti ele geçirince kütüphaneyi yaktılar.

iskenderiye kütüphanesi

Asya’da Bilim

Bilim Çin’de ayrı olarak gelişti. Çinliler barutu -ve barutla birlikte havai fişek, roket ve top- icat ettiler ve metal işlemek için körük yaptılar. İlk sismografi ve ilk pusulayı icat ettiler. MS 1054’te Çinli astronomlar, 1731’de Yengeç Bulutsusu olarak tanımlanan bir süpernova gözlemledi.

sıfır

Milattan sonra birinci binyılda, çıkrık da dahil olmak üzere, en ileri teknolojinin bir kısmı Hindistan’da geliştirildi ve Çinli heyetler, Hint tarım tekniklerini öğrenmeye gönderildi. Hindistanlı matematikçiler, negatif sayılar ve sıfır da dahil, şimdi “Arap” sayı sistemi dediğimiz sistemi geliştirdiler; trigonometrik sinüs ve kosinüs fonksiyonlarının tanımlarını verdiler.

İslam’ın Altın Çağı

8. yüzyılın ortasında Müslüman Abbasi halifeliği imparatorluğun başkentini Şam’dan Bağdat’a taşıdı. Kuran’ın “Bir alimin mürekkebi bir şehidin kanından daha mübarektir” sloganını rehber alan Halife Harun Reşid, yeni başkentinde bir kütüphane ve araştırma merkezi olmasını istediği Beytü’l-Hikme’yi kurdu. Alimler eski Yunan kent-devletlerinden ve Hindistan’dan kitaplar toplayıp, Arapçaya çevirdiler. Kadim metinlerin birçoğu, ortaçağda bunlardan büyük ölçüde habersiz olan Batıya bu şekilde ulaşacaktı. 9. yüzyılın ortasında Bağdat’taki kütüphane, büyüyüp İskenderiye’deki kütüphanenin yerini almıştı.

islamın altın çağı

Beytü’l-Hikme’den ilham alanlar arasında bir çok astronom vardı; Hipparkhos ve Ptolemaios’un çalışmalarını geliştiren es-Sufi bunlardan biriydi. Astronominin Arap göçebeler için, develerini gece çölden geçirirken yön bulmak bakımından pratik bir yararı vardı. Basra’da doğan ve Bağdat’ta eğitim gören İbn-i Heysem ilk deneysel bilim insanlarından biriydi ve optik üzerine kitabı, önemi bakımından Isaac Newton’ın eserine benzetilmiştir. Arap simyacılar damıtma ve başka yeni tekniklerg eliştirerek alkali, aldehit ve alkol gibi sözcükler icat ettiler. Hekim er-Razi sabunu tanıttı, ilk kez çiçek hastalığı ile kızamığı ayırt etti ve bir kitabında “Hekimin amacı iyi olmaktır, düşmanlarımıza bile” diye yazdı. El-Harizmi ve diğer matematikçiler cebir ve algoritmayı icat etti; mühendis Cezeri, bisikletlerde ve arabalarda hala kullanılan krank kolu sistemini icat etti. Avrupalı bilim insanlarının bu gelişmeleri yakalaması birkaç yüzyılı alacaktı.

heysem

Bilimin Başlangıcı MÖ 585 – MS 1021

MÖ 585 – Miteloslu Thales, Halys (Kızılırmak) Savaşı’nı sona erdiren Güneş tutulmasını öngörür.

MÖ 530 – Pythagoras, bugün Güney İtalya’da bulunan Kroton’da bir matematik okulu kurar.

MÖ 500 – Ksenophanes dağlarda deniz kabukları bulur ve bütün yeryüzünün bir zamanlar suyla kaplı olduğu sonucuna varır.

MÖ 450 – Empedokles yer üzerindeki her şeyin toprak, hava, ateş ve suyun bileşimlerinden oluştuğunu ileri sürer.

MÖ 325 – Aristoteles fizik, biyoloji ve zoolojiyi kapsayan konularda bir dizi kitap yazar.

MÖ 300 – Theophrastos Enquiry into Plants ve The Causes of Plants‘ı yazıp botanik disiplinini kurar.

MÖ 250 – Samoslu Aristarkhos, evrenin merkezinin yer değil Güneş olduğunu ileri sürer.

MÖ 240 – Arşimet taşan suyun kaldırma kuvvetini ölçerek bir kralın tacının saf altından olmadığını keşfeder.

MÖ 240 – Arşimet’in arkadaşı Eratosthenes, bir yaz gününün gün ortasında Güneş gölgelerinden yerin çevresini hesaplar.

MÖ 230 – Ktesibios, yüzyıllarca dünyadaki en doğru saat olarak kalan klepsydra’yı –su saati– yapar.

MÖ 130 – Hipparkhos yerin yörüngesinin yalpalamasını keşfeder ve Batı dünyasının ilk yıldız kataloğunu derler.

MS 120 – Çin’de Zhang Heng tutulmaların doğasını tartışır ve 2500 yıldızlık bir katalog hazırlar.

MS 150 – Ptolemaios’un Almagest‘i birçok yanlış içermesine rağmen, Batıda astronomi konusunda yetkin metin haline gelir.

MS 628 – Hindistanlı matematikçi Brahmagupta, sıfır sayısını kullanmanın ilk kurallarını ana hatlarıyla çizer.

MS 964 – İranlı astronom Abdurrahman es-Sufi, Almagest‘i güncelleştirir ve birçok yıldıza bugün kullanılan Arapça adlar verir.

MS 1021 – İlk deneysel bilim insanlarından biri olan İbn-i Heysem, görme ve optik konusunda özgün araştırmalar yapar.

Bilim, sürekli bir hakikat arayışıdır. Evrenin nasıl çalıştığını keşfetmek için en eski uygarlıklardan beri süre gelen bir mücadeledir. İtici gücünü insanın merakından alan bilim, akıl yürütmeye, gözleme ve deneye dayanmaktadır. Eski yunan filozoflarının en ünlüsü olan Aristoteles bilimsel konularda yazılar yazdı ve sonradan gelen birçok çalışmanın temellerini attı. İyi bir doğa gözlemcisiydi; ama tamamen düşünceye ve muhakemeye dayandı, deney yapmadı. Bu nedenle birçok şeyi yanlış anladı. Örneğin büyük nesnelerin küçük nesnelerden daha hızlı düştüğünü ve bir nesnenin ağırlığı başka bir nesnenin iki katıysa, iki kat daha hızlı düşeceğini öne sürdü. Bu yanlış olmasına rağmen, İtalyan astronom Galileo Galilei 1590’da bu düşünceyi çürütene kadar hiç kimse ondan kuşkulanmadı. Bugün iyi bir bilim insanının ampirik kanıtlara yaslanması gerektiği aleni olabilir, ama her zaman öyle değildi.

Bilimsel Yöntem

Bilimsel süreç için mantıksal bir sistemi, ilk kez 17. yüzyılda İngiliz filozof Francis Bacon öne sürdü. 600 yıl önce Arap bilim insanı İbn-i Heysem’in çalışmalarına dayanan ve çok geçmeden Fransız filozof Rene Descartes tarafından güçlendirilen Bacon’ın bilimsel yöntemi, bilim insanlarının gözlem yapmasını, olup biteni açıklayan bir teori oluşturmasını ve teorinin işe yarayıp yaramadığını görmek için bir deney gerçekleştirmek gerektirir. Doğru gibi görünürse, sonuçlar akran değerlendirmesine gönderilebilir; burada, aynı ya da benzer alanda çalışan insanlar, yanlışları tek tek bulup çıkarmaya, böylece teoriyi çürütmeye ya da sonuçlarının doğru olduğundan emin olmak için deneyi tekrarlamaya davet edilir. Test edilebilir bir hipotez öne sürmek ya da kestirimde bulunmak her zaman yararlıdır. 1682 kuyruklu yıldızını gözlemleyen İngiliz astronom Edmond Halley, 1531 ve 1607’de kayıtlara geçen kuyruklu yıldızlara benzediğini fark etti ve üçüncünün aynı nesle, güneşin yörüngesinde olduğunu öne sürdü. 1758’de geri geleceğini ön gördü ve son anda da olsa haklı çıktı – 25 Aralık günü fark edildi. Bugün o kuyruklu yıldız, Halley Kuyruklu Yıldızı olarak biliniyor. Astronomlar deney yapmadıkları için, kanıtlar ancak gözlemle elde edilebilir.

Deneyler bir teoriyi test edebilir ya da tamamen spekülatif olabilir. Yeni Zelanda doğumlu fizikçi Ernest Rutherford, bunun bir top mermisinin pelur kağıdından sekmesi gibi bir şey olduğunu söyledi- ve bu, onu atomun yapısı konusunda yeni bir düşünceye götürdü.

Bilim insanı yeni bir mekanizma ya da teori önerirken sonuçla ilgili bir öngörüde bulunabilirse, deney daha zorlu olurdu.Deney öngörülen sonuçları verirse, bilim insanı teorisini destekleyen kanıtlara sahip olur. Yine de bilim, 20.yüzyıl bilim felsefecisi Karl Popper’ın işaret ettiği gibi, bir teorinin doğru olduğunu asla kanıtlayamaz, şeylerin yalnızca yanlışlığını kanıtlayabilir. Öngörülen yanıtları veren her deney destekleyici kanıttır; ama başarısız olan tek bir deney, bütün teoriyi çökertebilir.

Yer-merkezli Evren, dört vücut sıvısı, ateş-element filojiston ve esir denilen gizemli bir ortam gibi yüzyıllardır savunulan kavramların yanlışlığı kanıtlandı ve yerlerini yeni teoriler aldı. Bunlar da yalnızca teoridir ve çürütülebilir, birçok durumda destekleyici kanıtlara bakılırsa, ihtimal dışı olmasına rağmen.

Düşüncelerin İlerlemesi

Bilim nadiren sade, mantıksal adımlarla ilerler. Birbirinden bağımsız çalışan bilim insanları eş zamanlı keşifler yapabilirler, ama neredeyse her ilerleme, önceki çalışmalara ve teorilere bir ölçüde dayanır. Büyük Hadron Çarpıştırıcısı, LHC, olarak bilinen devasa aygıtı yapmanın tek nedeni, 40 yıl önce, 1964’te varlığı öngörülen Higgs parçacığını aramaktı. Bu öngörü, atomun yapısına ilişkin Rutherford’a kadar geri giden on yılların teorik çalışmalarına ve Danimarkalı fizikçi Niels Bohr’un 1920’lerdeki çalışmasına dayanıyordu, bu çalışmalar da 1897’de elektronun keşfedilmesine, o da 1869’da katodun keşfine dayanmaktaydı. Vakum pompasi ve 1799’da icat edilen pil olmasıydı bunların hiçbiri olamazdı böylece zincir on yıllarca ve yüzyıllarca geriye gider. Büyük İngiliz fizikçi Isaac Newton’ın ünlü bir sözü vardır: “Daha uzağı gördümse, devlerin omuzlarında durduğum içindir.” Öncelikle Galileo’yu kast ediyordu, ama İbn-i Heysem’in Kitabu’l-Menazır’ının bir kopyasını da görmüş olabilir.

İlk Bilim İnsanları

Bilimsel bir bakışı olan ilk filozoflar, MÖ 5. ve 6. yüzyıllarda eski Yunan dünyasında aktifti. Miletoslu Thales, MÖ 585’te bir Güneş tutulmasını öngördü; Pythagoras, 50 yıl sonra bugünkü Güney İtalya’da bir matematik okulu kurdu ve Ksenophanes, bir dağda deniz kabukları bulduktan sonra, bütün Yer’in bir zamanlar denizle kaplı olması gerektiği sonucuna vardı.

MÖ 4. yüzyılda Sicilya’da Empedokles, toprak, hava, ateş ve suyun “her şeyin dört kökü” olduğunu iddia etti. Taraftarlarını volkanik Etna Dağı’nın kraterine götürdü ve anlaşılan, ölümsüz olduğunu göstermek için, kraterin içine atladı. Sonuç olarak onu bugün hatırlıyoruz.

1200 base image 4.1424268652

Yıldız Gözlemcileri

Bu arada Hindistan’da, Çin’de ve Akdeniz’de insanlar, gök cisimlerinin hareketlerini anlamaya çalışıyordu. Yıldız haritaları yaptılar – kısmen navigasyon yardımcı olsun diye, yıldızlara ve yıldız gruplarına ad verdiler. Birkaç yıldızın, “sabit yıldızlara” göre düzensiz bir yol izlediğini de fark ettiler. Yunanlar, bu gezici yıldızlara “gezegen” dedi. Çinliler, MÖ 240’ta Halley kuyruklu yıldızını ve 1054’te şimdi Yengeç Bulutsusu olarak bilinen bir süper novayı fark ettiler.

Beytü’l-Hikmet

MS 8. yüzyılda Abbasi halifesi, yeni başkenti Bağdat’ta muhteşem bir kütüphane olan bilgelik evi Beytü’l-Hikme’yi açtı. Bu, İslam bilim ve teknolojisinin hızlı ilerlemesine ilham verdi. Yıldızların konumunu kullanan bir navigasyon aleti olan usturlabın yanı sıra, çok sayıda zeka işi mekanik alet icat edildi. Simya gelişti ve damıtma gibi tekikler ortaya çıktı. Kütüphanedeki alimler Yunanistan’dan ve Hindistan’dan pek çok önemli kitabı toplayıp Arapçaya çevirdi. Batı, kadim eserleri bunların sayesinde daha sonra yeniden keşfetti. Hindistan’dan alınan Arap “rakamlarını” -sıfır dahil- öğrendi.

Modern Bilimin Doğuşu

Batı dünyasında Kilisenin bilimsel hakikat üzerindeki tekeli zayıflamaya başlarken, 1543 yılı çığır açıcı iki kitabın yayımlanmasına tanık oldu. Belçikalı anatomici Andreas Vesalius, insan cesetlerinde yaptığı diseksiyonlari muhteşem görsellerle açıklayan De Humani Corporis Fabrica‘yı çıkardı. Aynı yıl Polonyalı hekim Nicolaus Copernicus, Evrenin merkezinin Güneş olduğunu ifade edip, bin yıl önce İskenderiyeli Ptolemaios’un oluşturduğu Yer-merkezli modeli altüst eden De Revolutionibus Orbium Coelestium‘u yayımladı.

1600’de İngiliz hekim William Gilbert De Magnete’ye yayımladı; burada Yer’in kendisi bir mıknatıs olduğu için pusula ibresinin kuzeyi gösterdiğini açıkladı. Yerkürenin merkez çekirdeğinin demirden olduğunu bile öne sürdü. 1623’te başka bir İngiliz hekim, William Harvey, kalbin nasıl bir pompa gibi çalışıp kanı bütün vücuda ilettiğini ilk kez açıkladı ve böylece, 1400 yıl geriye, Yunan-Romalı hekim Galenos’a kadar geri giden önceki teorileri geçersizleştirdi. 1660’larda Anglo-İrlandalı kimyacı Robert Boyle, kimyasal bir elementi tanımladığı The Sceptical Chymist de aralarında olmak üzere bir dizi kitap çıkardı. Bu, kimyanin, mistik simyadan ayrı bir bilim olarak doğuşunun işaretiydi.

Bir süre Boyle’un asistanlığını yapan Robert Hooke, 1665’te ilk çok satan bilimsel eser Micrographia‘yı çıkardı. Pire ve sinek gözü gibi konuların katlanıp açılır görselleri daha önce hiç kimsenin görmediği mikroskobik bir dünyayı herkese açtı. Sonra 1687’de, birçok kişinin tüm zamanların en önemli bilim kitabı olarak gördüğü eser, Isaac Newton’ın kısaca Principia olarak bilinen Philosophiae Naturalis Principia Mathematica’sı geldi. Newton’ın hareket yasaları ve evresel çekim ilkesi klasik fiziğin temelini oluşturur.

Elementler, Atomlar, Evrim

18. yüzyılda Fransız kimyacı Antoine Lavoisier yanmada oksijenin rolünü keşfedip, eski filojiston teorisini itibarsızlaştırdı. Kısa sürede bir sürü yeni gaz ve özellikleri araştırıldı. Atmosferdeki gazlarla ilgili düşünce, İngiliz meteorolog John Dalton’ın her elementin benzersiz atomlardan oluştuğunu öne sürüp, atom ağırlıkları düşüncesini önermesine yol açtı. Sonra Alman kimyacı August Kekulé moleküler yapının temelini geliştirirken, Rus mucit Dimitri Mendeleyev, ilk genel kabul gören periyodik tabloyu oluşturdu.

1799’da İtalya’da Alessandro Volta’nın elektrik bataryasını icat etmesi yeni bilim alanları açtı; Danimarkalı fizikçi Hans Christian Orsted ve İngiliz çağdaşı Michael Faraday bu alana girip, yeni elementler ve elektromanyetizmayı keşfetti ve bu da, elektrikli motorun icat edilmesine yol açtı. Bu arada, klasik fiziğin düşünceleri atmosfere, yıldızlara, ışığın hızına ve ısının doğasına uygulandı; bunlar da gelişip, termodinamik bilimine yol açtı.

Kaya tabakalarını inceleyen jeologlar Yer’in geçmişini yeniden inşa etmeye başladılar. Soyu tükenmiş yaratıkların kalıntıları çıkmaya başladıkça, paleontoloji moda oldu. Eğitimsiz İngiliz genç kız Mary Anning, dünyaca ünlü fosil kalıntı derleyicisi oldu. Dinozorlarla birlikte, en ünlüsü İngiliz doğa bilimci Charles Darwin’den olmak üzere evrim düşünceleri, yaşamın kökeni ve ekolojisi üzerine yeni teoriler geldi.

bilim tarihi

Belirsizlik ve Sonsuzluk

Yirminci yüzyılın başında Albert Einstein adlı genç bir Alman kendi görelilik teorisini önerip, klasik fiziği sarstı ve mutlak zaman ve mekan düşüncesine son verdi. Yeni atom modelleri önerildi; ışığın hem bir parçacık hem bir dalga olarak hareket ettiği gösterildi; başka bir Alman, Werner Heisenberg, Evren’in belirsiz olduğunu gösterdi.

Bununla birlikte, son yüzyılın en etkileyici gelişmesi, teknik ilerlemelerin bilimin daha önce olduğundan daha hızlı ilerlemesini olanaklı kılması, artan bir kesinlikte birbirini izleyen düşünceler oldu. Daha güçlü parçacık çarpıştırıcıları, maddenin yeni temel birimlerini açığa çıkardı. Daha güçlü teleskoplar Evren’in genişlemekte olduğunu ve bir Büyük Patlamayla başladığını gösterdi. Kara delikler düşüncesi kök salmaya başladı. Anlaşılan, her neyseler kara madde ve kara enerji Evren’i dolduruyordu ve astronomlar yeni dünyalar -uzak yıldızların yörüngesinde, bazılarında yaşam bile olabilen gezegenler- keşfetmeye başladılar. İngiliz matematikçi Alan Turing evrensel hesap makinesini düşündü ve 50 yıl içinde kişisel bilgisayarlarımız, dünya çapında ağımız ve akıllı telefonlarımız oldu.

Yaşamın Sırları

Biyolojide, kromozomların kalıtımın temeli olduğu gösterildi ve DNA’nın kimyasal yapısının şifresi çözüldü. Bu durum 40 yıl sonra insan genom projesine yol açtı, göz korkutucu bir iş gibi görünüyordu, ama bilgisayar yardımıyla, ilerledikçe daha da hızlandı. DNA dizileme, artık neredeyse rutin bir laboratuvar işlemidir; gen terapisi umut olmaktan çıkıp, gerçekliğe dönüştü ve ilk memeli klonlandı.

Bugünün bilim insanları bu ve diğer başarıların üzerine başarı katarken, durmak bilmeyen hakikat arayışı devam ediyor. Öyle görünüyor ki, her zaman sorular yanıtlardan fazla olacak ve gelecekteki keşifler de kesinlikle şaşırtmaya devam edecek.