İnsan kültürleri binlerce yıl Yer’in yaşına kafa yordu. Modern bilimden önce tahmini hesaplar kanıtlara değil inançlara dayanmaktaydı. Ancak 17. yüzyılda Yer’in jeolojisine ilişkin artan bilgi, gezegenin yaşını belirleme araçlarını sağladı.

dünyanın yaşı kaçtır

Kitabı Mukaddes Tahminleri

Musevi-Hristiyan dünyada Yer’in yaşıyla ilgili düşünceler Eski Ahit’teki tasvirlere dayanmaktaydı. Ama bu metinler yalnızca ana hatlarıyla yaratılış hikayesini sundukları için, özellikle Adem ile Havva’nın ortaya çıkışını izleyen karmaşık soy kronolojileri konusunda, çok fazla yoruma tabi tutuldular.

Bu Kitabı Mukaddes hesaplarının en ünlüsü, bütün İrlanda’nın Protestan Başpiskoposu James Ussher’ın hesabıdır. 1654’te Ussher, Yer’in yaratılış tarihini MÖ 23 Ekim 4004 Pazar gününden önceki gece olarak saptar. Bu tarih, birçok Kitabı Mukaddes’te Eski Ahit kronolojisinin bir parçası olarak yer alınca, Hristiyan kültürde fiilen kutsallaştı.

Bilimsel Bir Yaklaşım

MS 10. yüzyılda İran’da bilginler, Yer’in yaşı sorununu daha ampirik ele almaya başladılar. Deneysel bilimin bir öncüsü olan El-Biruni’nin akıl yürütmesine göre, kuru karada deniz fosilleri bulunuyorsa, kara bir zamanlar denizin altında olmuş olmalı. Yer, uzun zamandır evriliyor olmalıydı. İranlı başka bir bilgin, İbn-i Sina, kaya tabakalarının üst üste bindiğini öne sürdü.

1687’de Isaac Newton soruna bilimsel bir yaklaşım önerdi. Yer erimiş demirden oluştuysa, o kadar büyük bir cismin soğumasının yaklaşık 50.000 yıl aldığını savundu. Bu rakamı, “akkor halde açık havaya bırakılan 2,5 cm çapında demir bir küre” için ölçülen soğuma zamanını ölçeklendirilerek elde etti. Newton, Yer’in oluşumuna ilişkin önceki anlayışlara bilimsel bir meydan okumanın kapısını açmıştı.

Newton’ı izleyen Georges-Louis Leclerc, Comte de Buffon, akkor halinde büyük bir demir topla deneyler yaptı ve Yer erimiş demirden oluştuysa, soğumasının 74.832 yıl alacağını gösterdi. Buffon, şahsen Yer’in çok daha yaşlı olması gerektiğini düşündü; çünkü deniz fosillerinin kalıntılarından tebeşir dağların oluşması için çok uzun zaman dilimlerine ihtiyaç vardı. Ama bu düşüncesini kanıtsız yayınlamak istemedi.

Kayaçların Sırrı

İskoçya’da, İskoç Aydınlanmasının önde gelen doğa filozoflarından biri olan James Hutton, Yer’in yaşı sorununa tamamen farklı bir yaklaşım benimsiyordu. Hutton jeolojik alan çalışmasının bir öncüsüydü ve 1785’te Edinburgh Kraliyet Derneğine savlarını kanıtlamak için alan çalışması kanıtlarını kullandı.

Hutton arazinin çıplaklaşma ve döküntülerinin denizde birikme süreçlerinin görünür sürekliliğinden etkilendi. Yine de bütün bu süreçler, beklenebileceği gibi, karasal yüzeyin kaybına yol açmadı. Olasılıkla, arkadaşı James Watt’ın yaptığı ünlü buhar motorunu düşünen Hutton, Yer’i, “bütün parçaları hareket eden maddi bir makine” olarak gördü; sürekli eski dünyanın kalıntılarından yeni bir dünya yeniden şekillenmekte ve yeniden dolaşıma girmekteydi.

Hutton, Yer-makine teorisini destekleyici kanıtları bulmadan formüle etti; ama 1787’de aradığı “uyumsuzlukları” – tortul kayaçların sürekliliğinde kopukluklar – buldu. Karaların çoğunun bir zamanlar deniz yatağı olduğunu; deniz tabanında tortu tabakaları oluştuğunu ve sıkıştığını gördü. Birçok yerde bu tabakalar yukarı doğru itilmişti, bu yüzden deniz seviyesinin üstündeydiler; çoğu kez çarpıktılar, bu yüzden yatay değildiler. Daha yaşlı katmanların kesik üst sınırlarından kayaç malzemenin, üstteki daha genç kayaçların tabanıyla birleştiğini fark etti.

Bu tür uyumsuzluklar Yer tarihinin birçok dönemi olduğunu göstermekteydi; bu sürede erozyon, taşınma ve kayaç döküntüsünün birikme ardışıklığı tekrarlanmış ve volkanik etkinlik kayaç tabakalarını hareket ettirmişti. Bugün bu, jeolojik döngü olarak biliniyor. Bu kanıttan yola çıkan Hutton, bütün kıtaların, aynı süreçlerle önceki kıtalardan kalan malzemeden oluştuğunu ve bu süreçlerin bugün hala işlediğini ilan etti. “Bu yüzden, şimdiki bu araştırmanın sonucu şudur: Bir başlangıç izi – bir son ihtimali – görmüyoruz” diye yazdı.

Hutton’un “derin zaman”la ilgili düşüncelerinin popülerleşmesinin nedeni, Hutton’un gözlemlerini resimli bir kitapta yayımlayan İskoç bilim insanı John Playfair ve Hutton’un düşüncelerini üniformitaryanizm denilen bir sisteme çeviren İngiliz jeolog Charles Lyell’di. Bu sisteme göre, doğa yasaları hep aynıydı ve bu nedenle, geçmişin ipuçları şimdiki zamanda yatar. Ne var ki, Hutton’un gezegenin eskiliğiyle ilgili içgörüleri jeologlara doğru gibi geldiği halde, gezegenin tam olarak kaç yaşında olduğunu belirlemenin doyurucu bir yöntemi hala yoktu.

Deneysel Bir Yaklaşım

18. yüzyılın sonundan itibaren bilim insanları, Yer kabuğunun ardışık tortul katmanlardan oluştuğunu kabul etmekteydi. Bu katmanların jeolojik haritalarının çıkarılması, çok kalın olduklarını ve birçoğunun, birikme ortamlarında yaşamış organizmaların fosil kalıntılarını içerdiğini açığa çıkardı. 1850’lere gelindiğinde, jeolojik katman sütunu (stratigrafik sütun olarak de bilinir), sekiz tane adlandırılmış katman ve fosil sistemine az çok bölünmüştü; bu sistemlerin her biri, bir jeolojik zaman dilimini temsil etmekteydi.

Jeologlar, 25-112 km kalınlığında olduğu hesaplanan katmanların toplam kalınlığından etkilendiler. Bu tür katmanları oluşturan kayaç malzemenin aşınma ve birikme süreçlerinin çok yavaş olduğunu – 100 yılda birkaç santimetre olduğu hesaplandı – gözlemlemişlerdi.

1858’de Charles Darwin, Güney İngiltere’de Kretase-Tersiyer yok oluşu dönemi kayaçlarının erozyonu kesmesinin 300 milyon yıl aldığını hesaplayınca, tartışmaya biraz hesapsız bir dalış yaptı. 1860’ta Oxford Üniversitesinde jeolog olan John Phillips, Yer’in yaklaşık 96 milyon yaşında olduğunu hesapladı.

Ama 1862’de, önde gelen İskoç fizikçi William Thomson (Lord Kelvin), bu tür jeolojik hesaplamalara bilimsel değil diye burun kıvırdı. Kelvin katı bir ampiristti ve Güneş’in yaşıyla sınırlı olduğunu düşündüğü Yer’in doğru yaşını belirlemek için fiziği kullanabileceğini öne sürdü. Yer’in kayaçlarına, erime noktalarına ve iletkenliklerine ilişkin bilgi, Buffon’un zamanından bu yana epeyce gelişmişti. Kelvin Yer’in başlangıç sıcaklığını 3900°C olarak aldı ve yüzeyden aşağı doğru gittikçe sıcaklığın arttığına – her 15 metrede yaklaşık 0,5°C – ilişkin gözlemi kullandı. Buradan Kelvin, Yer’in soğuyup şimdiki durumuna gelmesinin 98 milyon yıl aldığını hesapladı; daha sonra bunu 40 milyon yıla indirdi.

Radyoaktif Bir Saat

Kelvin o kadar itibarlıydı ki, ölçümü pek çok bilim insanı tarafından kabul edildi. Ama jeologlar 40 milyon yılın, gözlemlenen jeolojik süreçler, biriken çökeller ve tarih için yeterince uzun olmadığını hissettiler. Ama Kelvin’e karşı koyacak bilimsel bir yöntemleri yoktu.

1890’larda Yer’in bazı minerallerinde ve kayaçlarında doğal olarak oluşan radyoaktif elementlerin keşfi, Kelvin ile jeologlar arasındaki kilitlenmeyi çözecek anahtarı sağladı; çünkü atomların bozunma hızı güvenilir bir zaman ölçerdir. 1903’te Ernest Rutherford radyoaktif bozunum hızını kestirdi ve radyoaktivitenin, onu içeren mineralleri ve kayaçları tarihlemek için bir “saat” olarak kullanılabileceğini öne sürdü.

1905’te Rutherford; Connecticut’ta, Glastonbury’de bir mineralin ilk radyometrik oluşum tarihlerini elde etti: 497-500 milyon yıl. Bunların minimum tarihler olduğu uyarısında bulundu. 1907’de Amerikalı radyokimyacı Bertram Boltwood, Rutherford’un tekniğini geliştirip, bilinen bir jeolojik bağlamı olan kayaçlarda minerallerin ilk radyometrik tarihlerini çıkardı. Bunların arasında, Sri Lanka’dan 2,2 milyar yaşında bir kayaç da vardı. 1946’ya gelindiğinde İngiliz jeolog Arthur Holmes, Grönland’da kurşun içeren kayaçlarda izotop ölçümleri yapmış ve 3,015 milyar yıllık bir yaş elde etmişti. Bu, Yer’in ilk güvenilir minimum yaşlarından biriydi. Sonra Holmes, kurşunun türediği uranyumun yaşını hesaplamaya geçti ve 4,46 milyar yıllık bir tarih elde etti; ama bunun, Yer’in oluştuğu gaz bulutunun yaşı olması gerektiğini düşündü.

Nihayet 1953’te Amerikalı jeokimyacı Clair Cameron Patterson Yer’in oluşumu için, ilk genel kabul gören 4,55 milyar yıllık radyometrik yaşı elde etti. Yer’in başlangıcından kalan bilinen bir mineral ya da kayaç yoktur; ama birçok göktaşının, Güneş Sistemindeki benzer olaylardan kaynaklandığı düşünülür. Patterson, Canyon Diablo göktaşındaki kurşunlu minerallerin radyometrik tarihini 4,51 milyar yıl olarak hesapladı. Yer’in kabuğundaki granit ve bazalt kor kayaçların 4,56 milyar yıllık radyometrik yaşıyla karşılaştırarak, tarih benzerliğinin Yer’in oluşma yaşının işareti olduğu sonucuna vardı. 1956’ya gelindiğinde, 4,55 milyar yıllık tarihin doğruluğuna güvenini arttıran başka ölçümler de yapmıştı. Bugün bilim insanlarının kabul ettiği rakam budur.

James Hutton Kimdir?

1726’da Edinburgh’ta saygın bir tüccarın oğlu olarak doğan James Hutton, Edinburgh Üniversitesinde insan bilimleri okudu. Kimya ve ardından tıbba merak sardı; ama doktorluk yapmadı. Onun yerine, İngiltere’de East Anglia’da kullanılan yeni tarım tekniklerini inceledi; çıkarılan toprak ve kayaçlar, jeolojiye ilgi duymasına yol açtı. Bu onu, İngiltere’de ve İskoçya’da alan deneyleri yapmaya götürdü.

James Hutton

1768’de Edinburgh’a dönen Hutton, mühendis James Watt ve ahlak felsefecisi Adam Smith’in de aralarında bulunduğu İskoç Aydınlanmasının önemli şahsiyetleriyle tanıştı. Sonraki 20 yıl boyunca Hutton, Yer’in yaşına ilişkin ünlü teorisini geliştirdi ve arkadaşlarıyla tartıştıktan sonra 1788’de uzun bir özet ve 1795’te çok daha uzun bir kitap olarak yayımladı. 1797’de öldü.

Önemli Eserleri:

1795 – Theory of the Earth with Proofs and Illustrations (Yer Kuramı, kanıtlar ve çizimler ile)

Dünyanın Yaşı Hakkında Tarihsel Gelişmeler

10. yüzyıl – El-Biruni fosil kanıtları kullanarak karanın bir zamanlar denizin altında olması gerektiğini savunur.

1687 – Isaac Newton; Yer’in yaşının bilimsel olarak hesaplanabilir olduğunu savunur.

1779 – Comte de Buffon’un deneyleri, Yer’in yaşını 74.832 yıl olarak gösterir.

1860 – John Phillips; Yer’in yaşının 96 milyon yıl olduğunu hesaplar.

1862 – Lord Kelvin; Yer’in soğumasının 20-400 milyon yıl aldığını hesaplar, daha sonra 20-40 milyonda karar kılar.

1905 – Ernest Rutherford; radyoaktiviteyi kullanarak bir minerali tarihler.

1953 – Clair Patterson; Yer’in yaşını 4,55 milyar yıl olarak saptar.

Canlı dünya ile cansız dünya arasındaki iç ilişkilerin incelenmesi, yani ekoloji olarak bilinen çalışmalar, ancak son 150 yılda titiz ve yöntemli bir bilimsel araştırma konusu oldu. “Ekoloji” terimi 1866’da Alman evrim biyologu Ernst Haeckel tarafından icat edildi ve Yunanca ev ya da mesken anlamına gelen oikos sözcüğü ile inceleme ya da söylem anlamına gelen logos sözcüğünden türer. Ama modern ekolojik düşüncenin öncüsü olarak, Alman bilgin Alexander von Humboldt kabul edilir. Kapsamlı keşif gezileriyle ve yazılarıyla Humboldt yeni bir bilim yaklaşımı geliştirdi. Bütün fiziksel bilimleri birbiriyle ilişkilendirerek ve en son bilimsel donanımı, ayrıntılı gözlemleri ve eşi görülmemiş ölçekte titiz veri analizleri kullanarak doğayı birleşik bir bütün şeklinde anlamaya çalıştı.

Timsahın Dişleri

Humboldt’un holistik yaklaşımı yeni olmasına rağmen, ekoloji kavramı, MÖ 5. yüzyılda Herodotos gibi eski Yunan yazarların ilk doğa tarihi araştırmalarından gelişti.

Mutualizm olarak bilinen karşılıklı bağımlılığa ilişkin ilk anlatımların birinde Herodotos, Mısır’da Nil kıyısında ağızlarını açıp kuşların dişlerini temizlemesine izin veren timsahları tarif eder.

Bir yüzyıl sonra, Yunan filozof Aristoteles ve öğrencisi Theophrastus’un türlerin göçü, dağılımı ve davranışı üzerine gözlemleri, ekolojik niş – doğada bir türün yaşam tarzını şekillendiren ve o yaşam tarzı tarafından şekillendirilen tikel yer – kavramının erken bir versiyonunu verdi. Theophrastus bitkiler üzerine kapsamlı araştırmalar yapıp yazılar yazdı; bitkilerin yetişmesi ve dağılımı bakımından iklimin ve toprağın önemini fark etti. Onların düşünceleri sonraki 2000 yıl boyunca doğa felsefesini etkiledi.

Doğanın Birleştirici Kuvvetleri

Humboldt’un doğa yaklaşımı, geç 18. yüzyılda, bir bütün olarak dünyayı anlamada duyuların, gözlemin ve deneyimin değerini vurgulayarak rasyonalizme tepki gösteren Romantik geleneği izledi. Çağdaşı şairler Johann Wolfgang von Goethe ve Friedrich Schiller gibi Humboldt da, doğanın – doğa felsefesinin ve insan bilimlerinin – birliği (Almancada Gestalt) düşüncesini destekledi. Araştırmaları anatomi ve astronomiden; mineralojiye ve botaniğe, ticarete ve dilbilime kadar uzandı ve doğal dünyayı Avrupa sınırlarının ötesinde araştırması için gerekli bilgi derinliğiyle donandı.

Humboldt’un dediği gibi, “-Egzotik bitkilerin, bir herbaryumdaki kuru türlerin bile, görüntüsü imgelemimi ateşledi ve güney ülkelerindeki tropikal bitki örtüsünü kendi gözlerimle görmeye can attım.” Fransız botanikçi Aime Bonpland’la birlikle Latin Amerika’da yaptığı beş yıllık araştırmalar, en önemli keşif gezisiydi. Haziran 1799’da yola çıkarken şunu ilan etti: “-Bitki ve fosil toplayacağım, en iyi aletlerle astronomi gözlemleri yapacağım. Yine de yolculuğumun ana amacı bu değildir. Doğa güçlerinin nasıl davrandığını, coğrafi çevrenin hayvanları ve bitkileri ne şekilde etkilediğini keşfetmeye çalışacağım. Kısaca, doğadaki uyumu ortaya çıkarmalıyım.” Tam da bunu yaptı.

Humboldt diğer birçok projenin yanı sıra, okyanus suyu sıcaklığını ölçtü ve küresel çevreyi, özellikle iklimi nitelendirmenin ve haritalandırmanın, ardından çeşitli ülkelerdeki iklimsel koşulları karşılaştırmanın bir aracı olarak, eşdeğer çizgileri ya da izotermal çizgileri kullanıp eşit sıcaklık noktalarını birleştirmeyi önerdi.

Humboldt fiziksel koşulların iklim, yükseklik, enlem ve toprak gibi yaşam dağılımını nasıl etkilediğini inceleyen ilk bilim insanlarından biriydi de. Bonpland’ın yardımıyla, And Dağlarında yüksek rakımlar ile deniz seviyesi arasında flora ve fauna değişikliklerinin haritasını çıkardı. 1805’te; Amerika’dan döndükten sonraki yıl, bu alanın coğrafyası üzerine şimdi ünlenen çalışmasını yayımladı; burada doğanın iç bağlantılarını özetliyor ve yüksekliğe bağlı bitki örtüsü kuşaklarını gösteriyordu. Yıllar sonra, 1851’de; And Dağlarındaki kuşakları Alp Dağları, Pireneler, Lapland, Tenerife ve Himalaya Dağlarındaki kuşaklarla karşılaştırarak küresel bir uygulamayı gösterdi.

Ekolojiyi Tanımlama

Haeckel de “ekoloji” sözcüğünü icat ettiğinde, bir canlı ve cansız dünya Gestalt’ı (birliği) görme geleneğine uyuyordu. Coşkulu bir evrimci olan Haeckel, 1859’da Türlerin Kökeni Üzerine’yi yayımlayarak değişmez bir dünya olarak Yer fikrini kovan Charles Darwin’den esinlendi. Doğal seçilimin rolünü sorguladı, ama hem evrimde hem ekolojide çevrenin önemli bir rol oynadığına inandı.

19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, ilk ekoloji ders kitabı Plantesamfund’u (Bitki Ekolojisi) 1895’te yayımlayan Danimarkalı botanikçi Eugenius Warming, üniversitede ekoloji dersi veriyordu. Humboldt’un öncü çalışmalarından yola çıkan Warming, bitki dağılımının biyom olarak bilinen, büyük ölçüde bitkilerin çevreyle, özellikle iklimle etkileşimine dayanan küresel coğrafi altbölümlerini geliştirdi. (Tropikal yağmur ormanları biyomu gibi.)

Bireyler ve Topluluk

20. yüzyılın başında modern ekoloji tanımı, organizmaların dağılımını ve çokluğunu belirleyen etkileşimlerin bilimsel incelenmesi olarak gelişti. Bu etkileşimler, bir organizmanın onu etkileyen bütün faktörleri – hem biyotik (canlı organizmalar) hem abiyotik (toprak, su, hava, sıcaklık ve günışığı gibi cansız faktörler) – kuşatan çevresini
kapsar. Modern ekolojinin kapsamı bireysel organizmadan aynı türden bireylerin oluşturduğu popülasyonlara ve tikel bir çevreyi paylaşan popülasyonlardan oluşan topluluğa kadar uzanır.

Ekolojinin temel terim ve kavramlarının çoğu, yirminci yüzyılın ilk birkaç on yılında öncü ekologların çalışmalarına dayanır. Biyolojik topluluk kavramını ilk kez 1916’da Amerikalı botanikçi Frederic Clements geliştirdi. Verili bir alandaki bitkilerin zaman içinde öncü bir ilk topluluktan optimal bir doruk topluluğa uzanan bir topluluk silsilesi geliştirdiğine inanmaktaydı; doruk topluluk içinde farklı türlerin ardışık toplulukları birbirlerine uyum gösterip, bir vücudun organlarına benzer, sıkı sıkıya bütünleşik ve birbirine bağımlı bir birim oluşturur. Clements’in “karmaşık bir organizma” olarak topluluk metaforu başlangıçta eleştirildi, ama daha sonraki düşünceyi etkiledi.

Topluluktan daha yüksek düzeyde ekolojik bütünleşme düşüncesi 1935’te, İngiliz botanikçi Arthur Tansley’in geliştirdiği ekosistem kavramıyla sunuldu. Bir ekosistem hem canlı hem cansız ögelerden oluşur. Bu ögelerin etkileşimi, çevreden canlı kısma sürekli bir enerji akışı olan istikrarlı bir birim oluşturur ve bir su birikintisinden okyanusa ya da bütün gezegene kadar her ölçekte etkili olabilir.

İngiliz zoolog Charles Sutherland Elton’ın hayvan topluluklarını incelemesi, 1927’de, daha sonra “besin ağı” olarak bilinen besin zinciri ve besin döngüsü kavramını geliştirmesine yol açtı. Bir besin zinciri, bir ekosistem aracılığıyla birincil üreticilerden (karadaki yeşil bitkiler gibi) bir dizi tüketici organizmaya enerji aktarımıyla oluşur. Elton belirli organizma gruplarının besin zincirinde bir süre belli nişleri işgal ettiğini de anladı. Elton’ın nişleri yalnızca habitatları değil işgalci organizmaların geçinmek için bağımlı oldukları kaynakları da kapsar. Besin zinciri basamağıyla enerji aktarımının dinamiği, Amerikalı ekologlar Raymond Lindeman ve Robert H. MacArthur tarafından incelendi; bu ekologların matematiksel modelleri, ekolojinin öncelikli olarak betimleyici bir bilimden deneysel bir bilime dönüşmesine yardımcı oldu.

Yeşil Hareket

1960 ve 1970’lerde ekolojiye popüler ve bilimsel ilgide bir patlama, Amerikalı deniz biyoloğu Rachel Carson gibi güçlü savunucuların verdiği güçle çevreci hareketin gelişmesine yol açtı. Carson’ın 1962’de çıkardığı kitabı Sessiz Bahar, haşere ilacı DDT gibi insan yapımı kimyasalların çevre üzerindeki zararlı etkilerini belgeledi.

1968’de Apollo 8 astronotlarının uzaydan çektiği ilk Yer fotoğrafı, gezegenin kırılganlığı konusunda kamusal farkındalık yarattı.

1969’da, “Yer’in bütün çeşitliliğiyle yaşamı besleme yeteneğini güvenceye alma” misyonuyla Dünya Dostları ve Greenpeace örgütleri kuruldu.

Çevresel koruma, temiz ve yenilenebilir enerji, organik gıdalar, geri dönüşüm ve sürdürülebilirlik hem Kuzey Amerika’da hem Avrupa’da siyasal gündem maddeleriydi ve ekoloji bilimi temelinde ulusal koruma ajansları kuruldu. Son on yıllar, küresel iklim değişikliği ve bunun çevre ve birçoğu zaten insan faaliyetinin tehdidi altında olan mevcut ekosistemler üzerindeki etkisi konusunda artan bir kaygıya tanık oldu.

Alexander von Humboldt Kimdir?

Berlin’de zengin ve çevresi geniş bir ailede doğan Humboldt, Frankfurt Üniversitesinde maliye, Göttingen’de doğa tarihi ve dilbilim, Hamburg’da dil ve ticaret, Freiburg’da jeoloji ve Jena’da anatomi okudu. 1796’da annesinin ölümüyle, 1799’dan 1804’e kadar botanikçi Aime Bonpland ile birlikte Amerika’ya bir keşif gezisi için gerekli mali kaynağa kavuştu. En son bilimsel donanımı kullanan Humboldt bitkilerden nüfus istatistiklerine ve minerallerden meteorolojiye kadar her şeyi ölçtü. Amerika’dan dönünce Humboldt Avrupa’nın her tarafında ağırlandı.

Alexander Von Humboldt

Paris’e üslendi; verilerini işleyip 30 cilt halinde yayımlaması 21 yıl aldı; sonra düşüncelerini, Kosmos başlıklı dört cilt halinde sentezledi. Beşinci cilt, 89 yaşında Berlin’de öldükten sonra tamamlandı. Darwin ona “şimdiye kadar yaşamış en büyük bilim gezgini” dedi.

Önemli Eserleri:

1825 – Personal Narrative of a Journey to the Equinoctial Regions of the New Continent

1845 – 1862 – Kosmos

Biyoloji Hakkında Tarihsel Gelişmeler

MÖ 5. – 4. yüzyıl – Eski Yunan yazarlar; bitkiler, hayvanlar ve çevreleri arasındaki iç ilişkiler ağını gözlemler.

1866 – Ernst Haeckel, “ekoloji” sözcüğünü icat eder.

1895 – Eugenius Warming, ekoloji üzerine ilk üniversite ders kitabını yayımlar.

1935 – Alfred Tansley “ekosistem” sözcüğünü icat eder.

1962 – Rachel Carson; haşere ilaçlarının tehlikeleri uyarısında bulunur.

1969 – Dünya Dostları ve Greenpeace kurulur.

1972 – James Lovelock’un Gaia hipotezi Yer’i tek bir organizma olarak sunar.

Buzullar bir araziden geçerken arkalarında imzalarını bırakır. Buzullar kayaçları ovalayıp düzleştirir ya da yuvarlaklaştırır; kayaların üzerinde, buzun hareket yönünü gösteren striyasyonlar (çizikler) bırakır. Arkalarında sapkın taşlar – buzun uzak mesafelerden taşıyıp getirdiği büyük kayalar – da bırakır. Sapkın taşların bileşimi, üzerinde bulundukları kayaçlardan genellikle farklı olduğu için saptanabilirler. Birçok sapkın kaya ırmaklar tarafından hareket ettirilemeyecek kadar büyüktür (ırmaklar, kayaları bir arazide taşımanın bilinen yoludur). Bu nedenle, etrafındaki kayalardan farklı türden bir kaya, oradan daha önce bir buzul geçtiğinin bariz işaretidir. Bir işaret de, vadilerde morenlerin varlığıdır. Bunlar, buzul büyürken kenara itilen büyük taş yığınlarıdır.

– Geri çekilen buzullar arkalarında arazide tikel yüzey şekilleri bırakır.
– Bu yüzey şekillerine, artık buzul bulunmayan yerlerde rastlanır.
– Geçmişte bir zaman bu yerlerde buzul olmalı.

Kayaçların Sırrı

19. yüzyılda jeologlar striyasyon, sapkın taş ve moren gibi arazi özeliklerini buzulların kanıtı kabul ederdi. Ama bu tür özelliklerin yeryüzünde buzulların bulunmadığı alanlarda bulunmasının nedenini açıklayamıyorlardı. Bir teoriye göre kayaları tekrarlayan taşkınlar hareket ettirdi. Taşkınlar, Avrupa anakarasının büyük bölümünün üzerini örten “büyük taş sürüklenmesi”ni (sapkın taşları içine alan kum, kil ve çakıl) açıklayabilirdi. Son taşkın geri çekilince, malzeme birikmiş olabilirdi. En büyük sapkın taşlar, eriyince kayaları çökelten aysberglere yakalanmış olabilirdi. Ama bu teori bütün özellikleri açıklayamıyordu.

Açığa Çıkan Buz Çağı

1830’larda İsviçreli jeolog Louis Agassiz tatillerini Avrupa Alplerinde geçirip, buzulları ve buzul vadilerini inceledi. Yer’in bir zamanlar şimdi olduğundan çok daha fazla buzla kaplı olması durumunda, yalnızca Alpler’deki değil her yerdeki buzul kaynaklı coğrafi özelliklerin açıklanabileceğini anladı. Bugünün buzulları, bir zamanlar Yer’in büyük bölümünü kaplayan buz örtüsünün kalıntıları olmalıydı. Ama Aggasiz teorisini yayımlamadan önce, başkalarını inandırmak istedi.

Fosil

Alpler’de Eski Kırmızı Kumtaşında fosil balık kazıları yapan ünlü İngiliz jeolog William Buckland’la tanıştı. Agassiz buz çağı teorisinin kanıtlarının gösterince, Buckland ikna oldu ve 1840’ta ikisi İskoçya’yı gezip buzullaşma kanıtları aradı. Geziden sonra Agassiz düşüncelerini Londra Jeoloji Derneği’ne sundu. Buckland ve Charles Lyell’i – o günün önde gelen iki jeologu – ikna etmiş olmasına rağmen, derneğin diğer üyeleri umursamadı. Neredeyse küresel ölçekte bir buzullaşma, küresel bir taşkından daha olası görünmedi. Bununla birlikte, buz çağları düşüncesi giderek kabul görmeye başladı ve bugün jeolojinin birçok farklı alanından, Yer yüzeyinin büyük bölümünün geçmişte birçok kez buzla örtülü olduğuna ilişkin kanıtlar vardır.

Louis Agassiz Kimdir?

1807’de küçük bir İsviçre köyünde doğan Louis Agassiz hekim olmak için okula gitti, ama Neuchatel Üniversitesinde doğa tarihi profesörü oldu. Fransız doğa bilimci Georges Cuvier yönetiminde gerçekleştirdiği ilk bilimsel çalışması, Brezilya’nın tatlı su balıklarını sınıflandırmakla ilgiliydi ve sonrasında Agassiz fosil balıklarla ilgili kapsamlı çalışmalara başladı. 1830’ların sonunda buzullarla ve zoolojik sınıflandırmayla da ilgilendi. 1847’de ABD’de Harvard Üniversitesinde görev aldı.

Louis Agassiz

Agassiz, Darwin’in evrim teorisini hiçbir zaman kabul etmedi; türlerin “Tanrı’nın kafasındaki düşünceler” olduğuna ve türlerin, yaşadıkları bölgeler için yaratıldıklarına inanıyordu. “Poligenizmi” – farklı insan ırklarının ortak bir atayı paylaşmadıklarını, Tanrı tarafından ayrı yaratıldıklarını öne süren inanç – savundu. Son yıllarda ırkçı düşünceleri açıkça savunması ününü lekeledi.

Önemli Eserleri:

1840 : Study on Glaciers
1842 – 46 : Nomenclator Zoologicus

Buzul Çağları Hakkında Tarihsel Görüşler

1824 – Norveçli Jens Esmark, fiyortların, morenlerin ve sapkın taşların yaratılmasından buzulların sorumlu olduğunu öne sürer.

1830 – Charles Lyell doğa yasalarının her zaman aynı olduğunu, bu yüzden geçmişin ipuçlarının şimdiki zamanda bulunduğunu savunur.

1835 – İsviçreli jeolog Jean de Charpentier, Cenevre Gölü yakınlarındaki sapkın taşların bir “Alp buzullaşması”nda Mont Blanc bölgesinden taşındığını savunur.

1875 – İskoç bilim insanı James Croll, Yer’in yörüngesinde değişikliklerin buz çağına neden olan sıcaklık değişikliklerini açıklayabildiğini savunur.

1938 – Sırp fizikçi Milutin Milankovic iklim değişikliklerini Yer’in yörüngesinde periyodik değişikliklere bağlar.

https://www.bilimkitabi.com/kutuplar-tamamen-eriyecek-mi/

18. yüzyılın sonuna gelindiğinde fosillerin, bir zamanlar yaşayan ve etraflarındaki çökelti katılaşıp kayaçlaşınca taşlaşan organizmaların kalıntıları olduğu genel olarak kabul edilmekteydi. Hem fosiller hem canlı organizmalar, İsveçli taksonomist Carl Linnaeus gibi doğa bilimciler tarafından ilk kez bir tür, cins ve familya hiyerarşisi şeklinde sınıflandırıldı. Bununla birlikte, fosil kalıntılar hala çevresel ve biyolojik bağlamlarından yalıtık görülüyorlardı.

Paleontoloji

19. yüzyılın başında yaşayan hayvanların kemiklerine benzemeyen fosilleşmiş büyük kemiklerin bulunması, birçok yeni soruyu gündeme getirdi. Sınıflandırma sistemlerinde nereye uygun düşüyorlardı ve soyları ne zaman tükenmişti? Batı dünyasının Musevi-Hristiyan kültüründe iyiliksever bir Tanrının, kendi yaratıklarından birinin yok olmasına izin vereceği düşünülüyordu.

Fosil

Fosiller bitki ve hayvanların korunmuş kalıntılarıdır.
– Bugün artık var olmayan büyük hayvanların fosilleri bulundu.
– Geçmişte Yeryüzünde çok farklı hayvanlar yaşadı.

Dinozor Fosili

Bu büyük ve farklı fosil kalıntıların ilk örnekleri, Güney İngiltere kıyısında Lyme Regis civarında fosil toplayıcı Mary Anning ve ailesi tarafından bulundu. Burada Jura dönemine ait kireçtaşı ve kiltaşı tabakaları görülür; denizin aşındırdığı kayalıklarda, eski deniz organizmalarının bol miktarda kalıntıları ortaya çıkar. 1811’de Joseph Anning, 1.2 metre uzunluğunda bir kafatası buldu; tuhaf ölçüde uzun ve dişli bir gagası vardı. Kız kardeşi Mary iskeletin geri kalan kısımlarını buldu ve kalıntıları 23 pounda (37$) sattılar. Londra’da sergilenen bu kalıntı, soyu tükenmiş bir “uçurum ucubesi”nin ilk eksiksiz iskeletiydi ve epeyce ilgi çekti. Soyu tükenmiş bir deniz sürüngeni olarak tanımlandı ve “balık-kertenkele” anlamına gelen ihtiyozor (ichthyosaur) adı verildi.

Fosil Bilimi

Anning ailesi daha sora daha fazla ihtiyozorun yanı sıra, başka bir deniz sürüngeni olan plesiyozor’un (plesiosauria) ilk eksiksiz örneğini, uçan bir sürüngenin ilk İngiliz örneğini, yeni fosil balıklar ve kabuklu deniz hayvanları buldu. Bulunan balıklar arasında mürekkep torbası korunmuş ve belemnitidler (belemnitida) olarak bilinen kafadanbacaklılar da vardı. Ailenin, özellikle Mary’nin fosil avlama yeteneği vardı. Mary yoksul olmasına rağmen okur-yazardı ve kendi kendine jeoloji ve anatomi öğrendi; bu da onu çok daha üretken fosil avcısı yaptı. 1824’te Lady Harriet Sylvester’ın dediği gibi, Mary Anning “bilime o kadar aşina ki, bulduğu her kemiğin hangi kabileye ait olduğunu anınında bilir.” Birçok fosul türünde, özellikle koprolit (fosilleşmiş dışkı) konusunda otorite haline geldi.

Deniz Kabukluları

Eski Dorset’te Anning’in fosillerinin açığa çıkardığı yaşamın resmi, şimdi soyları tükenmiş çok çeşitli hayvanların yaşadığı tropik kıyılardan birinin tasviriydi. 1854’te Anning’in fosilleri, heykeltıraş Benjamin Waterhouse Hawkins ve paleontolog Richard Owen’ın Londra Crystal Palace için yaptığı ilk gerçek boyutta ihtiyozor canlandırmasına model oldu. “Dinozor” sözcüğünü Owen uydurdu; ama Jura dönemindeki yaşamın zenginliğini ilk kez Anning gösterdi.

1830’da Henry De la Beche, Anning’in fosil keşiflerini temel alarak Dorset civanda Jura dönemi denizlerindeki yaşamı bu şekilde canlandırdı:

Jura Devri

Mary Anning Kimdir?

Mary Anning

Kendi kendini yetiştiren fosil toplayıcı Mary Anning yaşamıyla ilgili birçok biyografi ve roman yazıldı. Kıyı köyü Lyme Regis’te yaşayan yoksul bir ailenin doğan 10 çocuğundan hayatta kalan iki çocuğundan biriydi. Aile, sayılan giderek artan turistlere fosil satarak kıt kanat geçiniyordu. Ama Mary en önemli fosili bulup sattı – 201-145 milyon yıl önce yaşamış Jura dönemi sürüngenlerin fosileri.

Mary Anning Kimdir

Cinsiyeti, aşağı toplumsal konumu ve dinsel ortodoksluktan uzak oluşu nedeniyle, yaşadığı dönemde çalışmaları fazla resmi kabul görmedi ve bir mektupta şunları söyledi: “Dünya beni nezaketsizce kullandı, korkarım beni herkesten kuşkulanır duruma getirdi.” Bununla birlikte, jeoloji çevrelerinde ve onun uzmanlığından yararlanmak isteyen bilim insanları arasında tanındı. Sağlığı bozulunca Anning’e, bilime katkılarından ötürü yılık 25 poundluk (40$) küçük bir emekli maaşı bağlandı. 47 yaşında göğüs kanserinden öldü.

Paleontoloji Konusunda Tarihsel Gelişmeler

11. yüzyıl – İranlı bilgin İbn-i Sina, kayaçların fosil oluşmasına yol açan taşlaşmış akışkandan oluşmuş olabileceğini öne sürer.

1753 – Carl Linnaeus, kendi biyolojik sınıflandırma sistemine fossileri dahil eder.

1830 – İngiliz ressam Henry De la Beche “derin zaman”a ait bir sehnenin ilk paleo-canlanrdırmalarından bırini yapar.

1854 – Richard Owen ve Benjamin Waterhouse Hawkins soyu tükenmiş bitki ve hayvanların ilk gerçek boyutta canlandırmalarını yapar.

20. yüzyıl – Radyometrik tarihleme tekniklerinin gelişmesi, bilim insanlarının fosilleri içinde oluştukları kayaç tabakalarına göre tarihlendirmelerine olarak verir.

18. yüzyılın ortasında Avrupa’nın Sanayi Devrimi‘ne güç vermek için yakıt ve cevher bulma ihtiyacı, jeolojik haritalar çıkarmaya ilgiyi kamçıladı. Alman mineraloglar Johann Gottlob Lehmann ve Georg Christian Füchsel topoğrafyayı ve kayaç tabakalarını gösteren havadan ayrıntılı görüntüler çıkardı. Sonraki birçok jeolojik harita farklı kayaç tiplerinin yüzey dağılımını göstermekten fazla bir şey yapmadı. Fransa’da 1811’de Paris Havzasının jelojisini haritalandıran Georges Cuvier ile Alexandre Brongniart’ın ve Britanya’da William Smith’in çalışmalarına kadar.

İlk Ulusal Harita

Kendi kendini yetiştiren bir mühendis ve ölçümcü olan Smith 1815’te İngiltere’yi, Galler’i ve İskoçya’nın bir kısmını gösteren ilk ulusal jeolojik haritayı çıkardı. Madenlerden, taş ocaklarından, kayalıklardan, kanallaran, kara ve demiryolu kazılarından örnekler toplayan Smith, Steno’nun stratigrafi ilkelerini kullanarak kayaç tabakalarının dizilişini saptadı ve her tabakayı kendine özgü fosillere göre tanımladı. Tabaka dizilişinin ve içinde oluştukları jeolojik yapıların dikey kesitlerini de çizdi.

Strata

Sonraki birkaç on yılda ilk ulusal jeolojik araştırma merkezleri kuruldu ve bu merkezler kendi ülkelerinin haritalarını yöntemli bir biçimde çıkarmaya koyuldular. 19. yüzyılın ikinci yarısında uluslararası anlaşmayla, benzer çağlara ait tabakaların ulusal sınırları aşan bağıntıları kuruldu.

Jeolojik Dünya Haritası

Jeoloji Hakkında Tarihsel Gelişmeler

1669 – Nicolas Steno, jeologların kayaç tabakalarını anlamalarına rehberlik edecek stratigrafinin ilkelerini yayımlar.

1760’lar – Almanya’da jeolog Johann Gottlob Lehmann ve Georg Christian Füchse jeolojik tabakaların ilk ölçülmüş kesitlerini ve haritalarını hazırlar.

1813 – İngiliz jeolog Robert Bakewell İngiltere’de ve Galler’de kayaç tiplerinin ilk jeolojik haritasını çıkarır.

1835 – Ülkenin sistematik jeolojik haritasını çıkarmak için British Geological Survey (Büyük Britanya Jeoloji Araştırmaları) kurulur.

1878 – İlk Uluslararası Jeoloji Kongresi Paris’te toplanır. O günden sonra her üç ila beş yılda bir kongreler toplandı.

Yer yüzeyinin çoğunu oluşturan tortul kaya katmanı Yer’in jeolojik tarihinin temelini de oluşturur; bu tarih, genellikle altta en yaşlı üstte en genç katman bulunan tabakaların oluşturduğu bir sütun olarak tasvir edilir. Suyun ve kütleçekiminin kayaç biriktirme süreci yüzyıllardır bilinmekteydi; ama Danimarkalı piskopos ve bilim insanı Niels Stensius, namı diğer Nicolas Steno, sürecin temelinde yatan ilkeleri açıklayan ilk kişi oldu. İtalya’da Toscana’da yaptığı jeolojik katman gözlemlerinden çıkardığı sonuçları 1669’da yayımladı. Steno’nun Binişme Yasasına göre her tekil tortul yatak ya da katman, kendi altındaki katmanlardan genç ve üstündekilerden yaşlıdır. Steno’nun özgün yatay ve yanal süreklilik ilkelerine göre, katmanlar yatay ve kesintisiz tabakalar olarak çökelir; kalkmış, katlanmış ya da kırılmış halde bulunurlarsa, çökelmeden sonra bozulma yaşamış olmalılar. Son olarak, geçişen ilişkiler ilkesine göre, “bir gövde ya da kesiklik bir katmanın içine geçerse, o katmandan sonra oluşmuş olmalıdır.”

Stenonun Binişme Yasası

Steno’nun içgörüleri, daha sonra Britanya’da William Smith ve Fransa’da Georges Cuvier ve Alexandre Brongniart gibi kişilerin coğrafi katmanları haritalamasına olanak verdi. Katmanların bütün dünyada birbiriyle ilişkilendirilebilen zaman-bağlantılı birimler şeklinde alt bölümlere ayrılmasına da olanak verdi.

tortul tabaka
Kayaç katmanları, Steno’nun anladığı gibi, yatay tabakalar olarak yaşama başlar; daha sonra büyük güçlerin etkisiyle zamanla şekilleri bozulur ve bükülür.
kaya tabakası

Jeoloji Alanında Tarihsel Gelişmeler

15. yüzyıl – Leonardo da Vinci, rüzgarın ve suyun arazi üzerinde ve malzemelerin yüzeyinde meydana getirdiği erozyona ve çökertiye ilişkin gözlemlerini yazar.

1780’ler – James Hutton, Steno’nun ilkelerini, zaman içinde geriye doğru giden sürekli ve döngüsel bir coğrafi sürece bağlar.

1810’lar – Fransa’da Georges Cuvier ve Alexandre Brongniart, Britanya’da William Smith, Steno’nun stratigrafi ilkelerini coğrafi haritacılığa uygular.

1878 – Paris’te ilk Uluslararası Coğrafya Kongresi, standart bir stratigrafik ölçek çıkarmanın prosedürlerini belirtir.