İngiliz doğa bilimci Charles Darwin bitkilerin, hayvanların ve diğer organizmaların sabit ve dönüşmez – ya da o zamanın popüler sözcüğüyle “değişmez” – olmadıklarını öne süren ilk bilim insanı değildi. Kendisinden öncekiler gibi Darwin de organizma türlerinin zaman içinde değiştiğini ya da evrildiğini savundu. Onun büyük katkısı, doğal seçilim dediği bir süreçle evrimin nasıl gerçekleştiğini göstermesiydi.

Düşüncesini 1859’da Londra’da yayınlanan kitabı On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life‘ta [Doğal Seçilim Yaluyla Türlerin Kökeni ya da Yaşam Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunması Üzerine] açıkladı. Darwin kitabı “tek bir uzun sav” olarak tarif etti.

– Pek çok organizma besin ve yaşama alanı yokluğu gibi kısıtlamalar nedeniyle hayatta kalabilenlerden fazla yavru verir.
Yavrular birçok bakımdan birbirinden farklıdır.
– Farklılık, bazı yavruların hayatta kalma mücadelesine daha uygun ya da daha iyi uyarlanmış olmaları anlamına gelır.
– Bu bireyler avantajlı özellikleri yavrularına aktarırsa, onlar da hayatta kalır.
Bu ilkeye “doğal seçilim” denir.

“Bir cinayeti itiraf etmek”

Türlerin Kökeni Üzerine akademik ve popüler muhalefetle karşılaştı. Türlerin sabit ve değişmez olduğunu, Tanrı tarafından tasarlandığını ısrarla belirten dinsel öğretiden bahsetmiyordu. Ama kitaptaki düşünceler, doğal dünyayla ilgili bilimsel bakış açısının giderek değiştirdi. Kitabın çekirdek fikri modern biyolojinin temelini oluşturur; hem geçmiş hem şimdiki yaşam formlarına ilişkin basit, ama son derece güçlü bir açıklama yapar.

Darwin, kitaptaki potansiyel dinsel küfrün farkındaydı. Yayımlanmasından 15 yıl önce, sırdaşı botanikçi Joseph Dalton Hooker’a teorisinin Tanrı’yı ya da değişmeyen türleri gerektirmediğini söyledi: “Sonunda ışık parıltıları geldi ve türlerin değişmez olmadıklarına (bu, bir cinayeti itiraf etmeye benziyor) neredeyse inanıyorum (başlangıçtaki kanaatimin tam tersi).”

Darwin’in evrime yaklaşımı, doğa tarihiyle ilgili diğer çalışmaları gibi; ihtiyatlı, dikkatli ve bilinçliydi. Adım adım ilerledi, yol boyunca büyük miktarda kanıt topladı. Yaklaşık 30 yıl boyunca fosillerle, jeolojiyle, bitkilerle, hayvanlarla ve seçici üretmeyle ilgili engin bilgisini, demografinin, ekonominin ve diğer birçok alanın kavramlarıyla bütünleştirdi. Sonuçta ortaya çıkan doğal seçilimle evrim teorisi, en büyük bilimsel ilerlemelerden biri kabul edilir.

Tanrı’nın Rolü

19. yüzyılın başında Victoria dönemi toplumunda fosiller yaygın bir biçimde tartışılmaktaydı. Bazıları onları canlı organizmalarla alakasız, doğal yolla oluşmuş kayaç şekilleri olarak görüyordu. Bazıları, yaratanın müminleri sınamak için Yer’e koyduğu eseri olarak görüyordu. Ya da dünyanın bir yerinde hala yaşamakta olan organizmaların kalıntıları sanıyordu; çünkü Tanrı canlıları kusursuz yaratmıştı.

1796’da Fransız doğa bilimci Georges Cuvier mamut ya da dev tembelhayvan gibi belli fosillerin soyu tükenmiş hayvanların kalıntıları olduğunu kabul etti. Bunu, Kitabı Mukaddes’te tasvir edilen tufan gibi afetlere başvurarak dinsel inancıyla uzlaştırdı. Her afet bütün bir canlı türünü silip süpürdü; sonra Tanrı dünyayı yeni türlerle doldurdu. Afetler arasında her tür sabit ve değişmez kaldı. Bu teori “katastrofizm” olarak anıldı ve Cuvier’in Preliminary Discourse‘unun 1813’te yayınlanmasından sonra geniş çevrelerce tanındı.

Fosil kalıntıları inceleyen Georges Cuvier, türlerin soyunun tükendiğini saptadı. Ama bu kanıtların tedrici bir değişime değil, bir dizi felakete işaret ettiğine inandı.

Bununla birlikte, Cuvier yazdığı sırada evrimi temel alan çeşitli düşünceler zaten dolaşımdaydı. Charles’ın özgür düşünceli dedesi Erasmus Darwin kendine özgü bir teori önerdi. Fransa’nın Ulasal Doğa Tarihi Müzesi’nde zooloji profesörü olan Jean-Baptiste Lamarck’ın düşünceleri daha etkiliydi. 1809 tarihli Philosophie Zoologique‘i, belki de ilk mantıklı evrim teorisini açıkladı. Bu teoriye göre canlı varlıklar, karmaşıklaştırıcı bir güç sayesinde basit başlangıçlardan giderek karmaşık aşamalara evrildi. Fiziksel vücutlarında çevresel meydan okumalarla karşılaştılar ve buradan, bir bireyde kullanmama ve kullanmama düşüncesi çıktı: “Bir organın daha sık ve daha sürekli kullanılması o organı güçlendirir, geliştirir ve büyütürken… bir organın sürekli kullanılmaması o organı sonunda yok olana kadar… fark edilmez bir biçimde güçsüzleştirir ve bozar.” Organın daha büyük gücü daha sonra yavruya geçmekteydi – edinilmiş özelliklerin kalıtımı olarak anılan bir olgu.

Lamarck’ın teorisi fazla önemsenmemesine rağmen, daha sonra Darwin küçümseyerek “mucizevi müdahale” dediği şeyin bir sonucu olarak değişimin gerçekleşmemiş olma olasılığına kapı açtığı için Lamarck’ı övdü.

Beagle Maceraları

Darwin; 1831-36’da kaptan Robert FitzRoy’un yönettiği araştırma gemisi HMS Beagle’ın güvertesinde dünyayı dolaşırken, türlerin değişmezliğine kafa yormaya bol zaman buldu. Gezinin bilimcisi olarak Darwin her türlü fosil, bitki ve hayvan örneği toplamakla ve bunları uğranılan her limandan Britanya’ya göndermekle görevliydi.

Bu destansı yolculuk o sırada yirmili yaşlarda olan genç Darwin’in gözlerini yaşamın inanılmaz çeşitliliğine açtı. Beagle’ın yanaştığı her limanda Darwin doğanın bütün boyutlarını ilgiyle gözlemledi. 1835’te Ekvador’un 900 km batısında Pasifik takımadası Galapagos Adaları’nda küçük, önemsiz bir grup kuşu tasvir etti ve topladı. 6 tanesi ispinoz olmak üzere 9 kuş türü olduğunu düşündü.

İngiltere’ye döndükten sonra Darwin kendi verilerini düzenledi ve çok ciltli, çok yazarlı Zoology of the Voyage of H.M.S. Beagle‘ın hazırlanmasına nezaret etti. Kuşlarla ilgili ciltte ünlü ornitolog John Gould, Darwin’in topladığı örneklerde aslında 13 tür bulunduğunu ve hepsinin ispinoz olduğunu ilan etti. Ama grubun içinde farklı besinlere uyarlanmış farklı gaga şekline sahip kuşlar vardı.

darwin ispinoz

1 – Büyük yer ispinozunun; büyük odunsu tohumları kırmak için büyük, güçlü bir gagası vardır.
2 – Orta boylu yer ispinozu; daha küçük ve yumuşak tohumları kırmak için daha küçük gagalıdır.
3 – Küçük ağaç ispinozunun böcekleri yakalamak için kısa, keskin bir gagası vardır.
4 – Bülbül ispinozun küçük böcekleri deşmek ve delmek için ince bir gagası vardır.

Kendi maceralarının çok satan anlatımı The Voyage of the Beagle‘da Darwin şunları yazdı: “Küçük, yakın akraba tek bir kuş grubunda bu yapı çeşitliliğini ve geçişimini gören biri, başlangıçta bu takımadada bir kuş kıtlığından ötürü bir tür alınmış ve farklı amaçlar için değiştirilmiş olduğunu zannedebilir.” Bu, evrimle ilgili düşüncelerinin nereye doğru gittiğine ilişkin ilk berrak, aleni formülasyonlarından biriydi.

Türleri Karşılaştırmak

Darwin’in ispinozları, evrimle ilgili çalışmalarının tek nedeni değildi. Aslında Beagle yolculuğu boyunca, özellikle Galapagos’u ziyareti sarısında düşünceleri şekillenmişti. Gördüğü dev kaplumbağalardan, kaplumbağa kabuklarının adadan adaya küçük farklılıklar göstermesinden büyülendi. Alaycı kuş türlerinden de etkilendi. Onlar da adadan adaya değişmekteydi; ama aynı zamanda yalnızca kendi aralarında değil, Güney Amerika anakarasında yaşayan türlerle benzerlikleri de vardı.

Darwin çeşitli alaycı kuşların, bir şekilde anakaradan Pasifik’e geçmiş ortak bir atadan evrilmiş olabileceğini; sonra her kuş grubunun, her adadaki tikel çevreye ve bulunan yiyeceklere uyarlanarak evrildiğini öne sürdü. Dev kaplumbağalara, Falkland Adası tilkilerine ve diğer türlere ilişkin yaptığı gözlemler, bu ilk sonuçları desteklemekteydi. Ama Darwin dine aykırı bu tür düşüncelerin nereye varacağının farkındaydı: “Bu tür gerçekler, türün istikrarını zedelerdi.”

Yapbozun Diğer Parçaları

1831’de Güney Amerika’ya giderken Darwin, Charles Lyell’in Principles of Geology‘sinin birinci cildini okumuştu. Lyell, Cuvier’in katastorfizm tarihine ve fosil oluşumu teorisine karşı çıkıyordu. James Hutton’un öne sürdüğü jeolojik yenilenme düşüncelerini uyarlayıp, “üniformitaryanizm” [birörneklik] olarak bilinen bir teoriye dönüştürdü. Yeryüzü büyük zaman dilimleri içinde, bugün gerçekleşenlerle aynı dalga erozyonu ve volkanik kargaşa gibi süreçlerle oluşmakta, değişmekte ve yeniden oluşmaktaydı. Tanrı’nın feci müdahalelerine başvurmaya gerek yoktu.

Lyell’in düşünceleri Darwin’in keşif gezilerinde bulduğu ve şimdi “Lyell’in gözleriyle” baktığı fosilleri, kayaçları ve arazi oluşumlarını yorumlama şeklini dönüştürdü. Ne var ki, Güney Amerika’dayken Principles of Geology‘nin 2. cildi geldi. Bu ciltte Lyell, Lamarck’ın teorileri de dahil, bitkilerin ve hayvanların tedrici evrimine ilişkin düşünceleri reddetmekteydi. Türlerin çeşitliliğini ve dağılımını açıklamak için “Yaratılış merkezleri” kavramına başvurdu. Darwin bir jeolog olarak Lyell’e hayranlık duymasına rağmen, evrimin kanıtı olarak kakılan bu en son kavramı önemseyemezdi.

Yapbozun bir parçası da 1838’de, İngiliz demograf Thomas Robert Malthus’un 40 yıl önce yayınlanan An Essay on the Principle of Population‘ını Darwin okuyunca ortaya çıktı. Malthus’un açıklamasına göre insan nüfusu katlanarak artabilirdi; 25 yıllık bir kuşak sonra iki katına, bir sonraki kuşakta tekrar iki katına çıkma ve böyle sürüp girme potansiyeli vardı. Ama besin arzı aynı şekilde genişleyemezdi ve bunun sonucu, hayatta kalma mücadelesiydi. Malthus’un düşünceleri, Darwin’in evrim teorisinin ana esin kaynaklarından biriydi.

Sakin Yıllar

Beagle İngiltere’ye daha dönmeden önce bile, Darwin’in gönderdiği örneklerin yarattığı ilgi onu bir şöhret haline getirmişti. Döndükten sonra yolculuğa ilişkin bilimsel ve popüler anlatımları ününü arttırdı. Ne var ki, sağlığı bozuldu ve giderek geri çekildi.

1842’de Darwin, Kent’te sakin ve huzurlu Down House’a taşındı; orada evrim teorisini destekleyen kanıtları toplamaya devam etti. Dünyanın her tarafından bilim insanları ona örnek ve veri gönderdi. Bitkilerin ve hayvanların evcilleşmesini, özellikle güvercinlerde seçici yetiştirmenin ya da yapay seçiciliğin rolünü inceledi. 1855’te Kaya Güvercini (Columba livia) çeşitleri yetiştirmeye başladı ve bunlar, Türlerin Kökeni Üzerine‘nin ilk iki bölümünde göze çarpacaktı.

Güvercinler üzerinde çalışan Darwin, bireyler arasında varyasyonun çapını ve yerindeliğini anlamaya başladı. Bu tür farklılıklardan çevresel faktörlerin sorumlu olduğunu söyleyen makbul görüşü reddetti; farklılığın nedeninin, ebeveynlerden bir şekilde miras alınan varyasyonla birlikte, üreme olduğunda ısrar etti. Bunu Malthus’un düşüncelerine ekleyip doğal dünyaya uyguladı.

Çok daha sonra, otobiyografisinde Darwin, 1838’de Malthus’u ilk kez okuduğunda verdiği tepkiyi hatırlıyordu. “Varolma mücadelesini takdir etmeye hazır olduğum için… bu, koşullar altında elverişli çeşitlerin korunma, elverişsiz olanların yok olma eğiliminde olacakları derhal kafama dank etti. Bunun sonucu yeni türlerin oluşumu olacaktı… Sonunda çalışacağım bir teorim olmuştu.”

Değişmenin rolü hakkında daha fazla bilgi sahibi olan güvercin yetiştiricisi Darwin, 1856’da, seçimi insanların değil doğanın yaptığını düşünebildi. “Yapay seçilim” teriminden, “doğal seçilim”i türetti.

Harekete Geçme

18 Haziran 1858’de, Alfred Russel Wallace adlı genç bir İngiliz doğa bilimcinin kısa bir denemesi Darwin’in eline geçti. Wallace evrimin nasıl gerçekleştiğini aniden anlamasını sağlayan bir içgörü ışıltısını tarif edip, Darwin’in görüşünü soruyordu. Darwin, Wallace’ın içgörüsünün, 20 yıldan fazladır üzerinde çalıştığı düşüncelerin neredeyse aynısı olduğunu okuyunca sarsıldı.

Alfred Russel Wallace; Darwin gibi, kendi evrim teorisini önce Amazon Irmağı Havzasında ve daha sonra Malay Takımadaları’nda yürüttüğü kapsamlı alan çalışmaları ışığında geliştirdi.

Geç kalmaktan endişelenen Darwin, Charles Lyell’e danıştı. Darwin’in ve Wallace’ın tebliğlerinin 1 Temmuz 1858’de Londra’da The Linnaean Society’ye birlikte sunulması konusunda anlaştılar. Dinleyici tepkisi kibardı; dine hakaretle ilgili bir taşkınlık olmadı. Bundan cesaret alan Darwin kitabını bitirdi. 24 Kasım 1859’da yayınlanan Türlerin Kökeni Üzerine, yayınlandığı gün tükendi.

Darwin’in Teorisi

Darwin, türlerin değişmez olmadığını ifade eder. Türler değişir ya da evrilir ve bu değişimin ana mekanizması doğal seçilimdir. Süreç iki faktöre dayanır.

Birincisi; iklim değişiklikleriyle, besin arzıyla, rekabetle, yırtıcılarla ve hastalıklarla karşılaşınca hayatta kalabilenlerden daha fazla sayıda yavru doğar; bu durum bir varolma mücadelesine yol açar.

İkincisi; bir türün içinde yavrular arasında değişim vardır; bunlar bazen miniktir ama yine de vardır.

Evrim bakımından bu değişimler iki ölçütü karşılamalıdır.

Bir: Hayatta kalma mücadelesinde ve üreme üzerinde bir etkileri olmalıdır, yani üreme başarısına yardımcı olmalıdır.

İki: Kalıtım yoluyla kazanılmalıdırlar ya da aynı evrimsel avantajı sağlayacakları yavrulara aktarılmalıdırlar.

Darwin evrimi yavaş ve tedrici bir süreç olarak tarif eder. Bir organizma popülasyonu yeni bir çevreye uyum gösterince, atalarından farklı yeni bir tür olur. Bu arada o atalar aynı kalabilir, değişen çevrelerine karşılık evrilebilir ya da hayatta kalma mücadelesini kaybedip soyları tükenebilir.

Sonuç

Doğal seçilim yoluyla evrime ilişkin bu kadar ayrıntılı, mantıklı, kanıta dayalı açıklamayla karşılaşan pek çok bilim insanı, Darwin’in “en uygun olanın hayatta kalması” kavramını hemen kabul etti. Darwin’in kitabı, küçük bir cümle, “insanın kökenine ve tarihine ışık tutulacak” cümlesi dışında, evrimle bağlantılı olarak insanlardan söz etmemeye dikkat etti. Bununla birlikte, kiliseden itirazlar geldi ve insanların diğer hayvanlardan evrildiği iması, birçok kesimde alay konusu oldu.

Her zaman olduğu gibi ilgi odağı olmaktan sakınan Darwin, Down House’taki çalışmalarına gömülüp kaldı. Tartışmalar kızıştıkça, sayısız bilim insanı kalkıp onu savundu. Biyolog Thomas Henry Huxley teoriyi savunmada – ve insanın maymundan geldiğini öne sürmede – sözünü sakınmadı ve “Darwin’in Buldoğu (Darwin’s Bulldog)” olarak tanındı.

Bununla birlikte, kalıtımı gerçekleştiren mekanizma – neden ve nasıl bazı özelliklerin aktarıldığı, bazılarının aktarılmadığı konusu – bir sır olarak kaldı. Tesadüfen, Darwin kitabını yayınladığı sırada, Gregor Mendel adlı bir keşiş bezelyelerle deneyler yapıyordu. Kalıtımsal özellikler üzerine 1865’te açıklanan çalışmaları genetiğin temelini oluşturdu; ama 20. yüzyıla kadar, genetik alanında yeni keşiflerin evrim teorisiyle birleşip bir kalıtım mekanizması sunana kadar ana akım bilim tarafından göz ardı edildi. Darwin’in doğal seçilim ilkesi, süreci anlamada anahtar olmaya devam ediyor.

Charles Darwin Kimdir?

Charles Darwin

1809’da İngiltere’de Shrewsbury’de doğan Charles Darwin, aslında babasının izinde gidip tıp okumaya mahkumdu; ama çocukluğu böcek toplama gibi uğraşlarla geçti ve hekim olma eğilimi fazla olmadığı için, din adamı eğitimi aldı.

1831’de şanslı bir atama, HMS Beagle’ın dünya turuna görevli bilim insanı olarak katılmasını sağladı. Bu yolculuktan sonra Darwin bilimsel ilgi odağı oldu; dikkatli bir gözlemci, güvenilir bir deneyci ve yetenekli bir yazar olarak ün kazandı.

Deniz omurgasızları, özellikle 10 yıl boyunca incelediği midyeler ve mercan resiflerin oluşumu üzerine yazılar yazdı. Döllenme, orkideler, böcek yiyen bitkiler, bitkilerde hareket, evcil hayvanlarda ve bitkilerde değişme üzerine eserler de yazdı.

Ömrünün sonlarına doğru, insanın kökeniyle ilgilendi.

Önemli Eserleri:
1839 – The Voyage of the Beagle (Beagle Yolculuğu)
1859 – On the Origin of Species by Means of Natural Selection (Türlerin Kökeni)
1871 – The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex (İnsanın Türeyişi)

Buzullar bir araziden geçerken arkalarında imzalarını bırakır. Buzullar kayaçları ovalayıp düzleştirir ya da yuvarlaklaştırır; kayaların üzerinde, buzun hareket yönünü gösteren striyasyonlar (çizikler) bırakır. Arkalarında sapkın taşlar – buzun uzak mesafelerden taşıyıp getirdiği büyük kayalar – da bırakır. Sapkın taşların bileşimi, üzerinde bulundukları kayaçlardan genellikle farklı olduğu için saptanabilirler. Birçok sapkın kaya ırmaklar tarafından hareket ettirilemeyecek kadar büyüktür (ırmaklar, kayaları bir arazide taşımanın bilinen yoludur). Bu nedenle, etrafındaki kayalardan farklı türden bir kaya, oradan daha önce bir buzul geçtiğinin bariz işaretidir. Bir işaret de, vadilerde morenlerin varlığıdır. Bunlar, buzul büyürken kenara itilen büyük taş yığınlarıdır.

– Geri çekilen buzullar arkalarında arazide tikel yüzey şekilleri bırakır.
– Bu yüzey şekillerine, artık buzul bulunmayan yerlerde rastlanır.
– Geçmişte bir zaman bu yerlerde buzul olmalı.

Kayaçların Sırrı

19. yüzyılda jeologlar striyasyon, sapkın taş ve moren gibi arazi özeliklerini buzulların kanıtı kabul ederdi. Ama bu tür özelliklerin yeryüzünde buzulların bulunmadığı alanlarda bulunmasının nedenini açıklayamıyorlardı. Bir teoriye göre kayaları tekrarlayan taşkınlar hareket ettirdi. Taşkınlar, Avrupa anakarasının büyük bölümünün üzerini örten “büyük taş sürüklenmesi”ni (sapkın taşları içine alan kum, kil ve çakıl) açıklayabilirdi. Son taşkın geri çekilince, malzeme birikmiş olabilirdi. En büyük sapkın taşlar, eriyince kayaları çökelten aysberglere yakalanmış olabilirdi. Ama bu teori bütün özellikleri açıklayamıyordu.

Açığa Çıkan Buz Çağı

1830’larda İsviçreli jeolog Louis Agassiz tatillerini Avrupa Alplerinde geçirip, buzulları ve buzul vadilerini inceledi. Yer’in bir zamanlar şimdi olduğundan çok daha fazla buzla kaplı olması durumunda, yalnızca Alpler’deki değil her yerdeki buzul kaynaklı coğrafi özelliklerin açıklanabileceğini anladı. Bugünün buzulları, bir zamanlar Yer’in büyük bölümünü kaplayan buz örtüsünün kalıntıları olmalıydı. Ama Aggasiz teorisini yayımlamadan önce, başkalarını inandırmak istedi.

Fosil

Alpler’de Eski Kırmızı Kumtaşında fosil balık kazıları yapan ünlü İngiliz jeolog William Buckland’la tanıştı. Agassiz buz çağı teorisinin kanıtlarının gösterince, Buckland ikna oldu ve 1840’ta ikisi İskoçya’yı gezip buzullaşma kanıtları aradı. Geziden sonra Agassiz düşüncelerini Londra Jeoloji Derneği’ne sundu. Buckland ve Charles Lyell’i – o günün önde gelen iki jeologu – ikna etmiş olmasına rağmen, derneğin diğer üyeleri umursamadı. Neredeyse küresel ölçekte bir buzullaşma, küresel bir taşkından daha olası görünmedi. Bununla birlikte, buz çağları düşüncesi giderek kabul görmeye başladı ve bugün jeolojinin birçok farklı alanından, Yer yüzeyinin büyük bölümünün geçmişte birçok kez buzla örtülü olduğuna ilişkin kanıtlar vardır.

Louis Agassiz Kimdir?

1807’de küçük bir İsviçre köyünde doğan Louis Agassiz hekim olmak için okula gitti, ama Neuchatel Üniversitesinde doğa tarihi profesörü oldu. Fransız doğa bilimci Georges Cuvier yönetiminde gerçekleştirdiği ilk bilimsel çalışması, Brezilya’nın tatlı su balıklarını sınıflandırmakla ilgiliydi ve sonrasında Agassiz fosil balıklarla ilgili kapsamlı çalışmalara başladı. 1830’ların sonunda buzullarla ve zoolojik sınıflandırmayla da ilgilendi. 1847’de ABD’de Harvard Üniversitesinde görev aldı.

Louis Agassiz

Agassiz, Darwin’in evrim teorisini hiçbir zaman kabul etmedi; türlerin “Tanrı’nın kafasındaki düşünceler” olduğuna ve türlerin, yaşadıkları bölgeler için yaratıldıklarına inanıyordu. “Poligenizmi” – farklı insan ırklarının ortak bir atayı paylaşmadıklarını, Tanrı tarafından ayrı yaratıldıklarını öne süren inanç – savundu. Son yıllarda ırkçı düşünceleri açıkça savunması ününü lekeledi.

Önemli Eserleri:

1840 : Study on Glaciers
1842 – 46 : Nomenclator Zoologicus

Buzul Çağları Hakkında Tarihsel Görüşler

1824 – Norveçli Jens Esmark, fiyortların, morenlerin ve sapkın taşların yaratılmasından buzulların sorumlu olduğunu öne sürer.

1830 – Charles Lyell doğa yasalarının her zaman aynı olduğunu, bu yüzden geçmişin ipuçlarının şimdiki zamanda bulunduğunu savunur.

1835 – İsviçreli jeolog Jean de Charpentier, Cenevre Gölü yakınlarındaki sapkın taşların bir “Alp buzullaşması”nda Mont Blanc bölgesinden taşındığını savunur.

1875 – İskoç bilim insanı James Croll, Yer’in yörüngesinde değişikliklerin buz çağına neden olan sıcaklık değişikliklerini açıklayabildiğini savunur.

1938 – Sırp fizikçi Milutin Milankovic iklim değişikliklerini Yer’in yörüngesinde periyodik değişikliklere bağlar.

https://www.bilimkitabi.com/kutuplar-tamamen-eriyecek-mi/

1809’da Fransız doğa bilimci Jean-Baptiste Lamarck, Yeryüzünde yaşamın zaman içinde evrildiğini söyleyen ilk büyük teoriyi sundu. Teorisinin itici gücü, bugün yaşayanlardan farklı yaratıkların fosillerinin bulunmasıydı. 1796’da Fransız doğa bilimci Georges Cuvier, fosilleşmiş filinkine benzeyen kemiklerin modem fillerin kemiklerinden anatomik olarak bariz ölçede farklı olduğunu, şimdi mamut ve mastodon denilen soyu tükenmiş yaratıklara ait olması gerektiğini göstermişti.

Cuvier geçmişin yok olmuş yaratıklarını felaket kurbanları olarak açıkladı. Lamarck bu düşünceye karşı çıktı ve yaşamın zaman içinde tedricen ve sürekli “değişime” ya da evrime uğradığını, en basit yaşam formlarından en karmaşık yaşam formlarına geliştiğini savundu. Ona göre çevrede meydana gelen bir değişim, bir organizmanın özelliklerinde bir değişimi kamçılayabilirdi. Sonra bu değişimler üremeyle aktarılabilirdi. Yararlı olan özellikler daha fazla gelişir; yararlı olmayanlar kaybolabilirdi.

Fillerin Evrimi

Lamarck özelliklerin bir yaratığın yaşadığı sürede edinildiğine ve aktarıldığına inanıyordu. Daha sora Charles Darwin, gebelikte mutasyonlar varlığını sürdürüp doğal seçilimle aktarıldığı için değişimlerin gerçekleştiğini gösterdi ve “edinilmiş özellikler” düşüncesiyle dalga geçildi. Ama son zamanlarda bilim insanları, çevrenin – kimyasallar, ışık, ısı ve yiyecekler – genleri ve genlerin dışa vurumunu gerçekten değiştirebildiğini öne sürmektedir.

Kalıtım Hakkında Tarihsel Düşünceler

1495 – Leonardo da Vinci, fosillerin eski yaşamın kalıntıları olduğunu öne sürer.

1796 – Georges Cuvier, fosil kemiklerin soyu tükenmiş mastodonlara ait olduğunu kanıtlar.

1799 – William Smith farklı dönemlere ait kayaç tabakalarında fosil dizilişini gösterir.

1858 – Charles Darwin, doğal seçilimle evrim teorisini tanıtır.

1942 – “Modern sentez” yeni türlerin nasıl doğduğunu açıklama çabasıyla Gregor Mendel’in genetiğini Darwin’in doğal seçilimiyle, paleontolojiyle ve ekolojiyle uzlaştırır.

2005 – Eva Jablonka ve Marion Lomb, genetik olmayan, çevresel ve davranışsal değişimlerin evrimi etkileyebildiğini iddia eder.

18. yüzyılın ortasında Avrupa’nın Sanayi Devrimi‘ne güç vermek için yakıt ve cevher bulma ihtiyacı, jeolojik haritalar çıkarmaya ilgiyi kamçıladı. Alman mineraloglar Johann Gottlob Lehmann ve Georg Christian Füchsel topoğrafyayı ve kayaç tabakalarını gösteren havadan ayrıntılı görüntüler çıkardı. Sonraki birçok jeolojik harita farklı kayaç tiplerinin yüzey dağılımını göstermekten fazla bir şey yapmadı. Fransa’da 1811’de Paris Havzasının jelojisini haritalandıran Georges Cuvier ile Alexandre Brongniart’ın ve Britanya’da William Smith’in çalışmalarına kadar.

İlk Ulusal Harita

Kendi kendini yetiştiren bir mühendis ve ölçümcü olan Smith 1815’te İngiltere’yi, Galler’i ve İskoçya’nın bir kısmını gösteren ilk ulusal jeolojik haritayı çıkardı. Madenlerden, taş ocaklarından, kayalıklardan, kanallaran, kara ve demiryolu kazılarından örnekler toplayan Smith, Steno’nun stratigrafi ilkelerini kullanarak kayaç tabakalarının dizilişini saptadı ve her tabakayı kendine özgü fosillere göre tanımladı. Tabaka dizilişinin ve içinde oluştukları jeolojik yapıların dikey kesitlerini de çizdi.

Strata

Sonraki birkaç on yılda ilk ulusal jeolojik araştırma merkezleri kuruldu ve bu merkezler kendi ülkelerinin haritalarını yöntemli bir biçimde çıkarmaya koyuldular. 19. yüzyılın ikinci yarısında uluslararası anlaşmayla, benzer çağlara ait tabakaların ulusal sınırları aşan bağıntıları kuruldu.

Jeolojik Dünya Haritası

Jeoloji Hakkında Tarihsel Gelişmeler

1669 – Nicolas Steno, jeologların kayaç tabakalarını anlamalarına rehberlik edecek stratigrafinin ilkelerini yayımlar.

1760’lar – Almanya’da jeolog Johann Gottlob Lehmann ve Georg Christian Füchse jeolojik tabakaların ilk ölçülmüş kesitlerini ve haritalarını hazırlar.

1813 – İngiliz jeolog Robert Bakewell İngiltere’de ve Galler’de kayaç tiplerinin ilk jeolojik haritasını çıkarır.

1835 – Ülkenin sistematik jeolojik haritasını çıkarmak için British Geological Survey (Büyük Britanya Jeoloji Araştırmaları) kurulur.

1878 – İlk Uluslararası Jeoloji Kongresi Paris’te toplanır. O günden sonra her üç ila beş yılda bir kongreler toplandı.

Doğal dünyayı adlandırılmış ve tarif edilmiş organizma gruplarının oluşturduğu açık bir hiyerarşi şeklinde sınıflandırmak, biyolojik bilimlerin temel taşıdır. Bu gruplar yaşamın çeşitliliğini anlamlandırmaya yardım eder, bilim insanlarının milyonlarca bireysel organizmayı karşılaştırmalarına ve tanımlamalarına olanak verir. Modern taksonomi – organizmaların saptama, adlandırma ve sınıflandırma bilimi – İsveçli doğa bilimci Carl Linnaeus ile başladı. Bitkilerin ve hayvanların ayırt edici fiziksel özelliklerini kapsamlı ve ayrıntılı inceleyerek sistematik bir hiyerarşi kuran ilk kişiydi. Farklı organizmaları adlandırmanın bir yolunu da açtı; bu yol bugün hala kullanılır.

Systema Naturae

İlk sınıflandırmaların en nüfuzlusu, Yunan filozof Aristoteles’inkiydi. History of Animals’de (Hayvanların Tarihi) benzer hayvanları geniş cinsler şeklinde gruplandırdı, her grup içindeki türleri ayırt etti, tabanda bitkiler ve en tepede insanlar olmak üzere, biçim ve amaç bakımından giderek karmaşıklaşan 11 basamaklı bir scala naturae‘ye, yani “yaşam merdiveni“ne dizdi.

scala

Sonraki yüzyıllarda, çok sayıda karışık bitki ve hayvan adı tarifi ortaya çıktı. 17. yüzyıla gelindiğinde bilim insanları daha uygun ve daha tutarlı bir sistem kurmaya çalışıyorlardı. 1686’da İngiliz botanikçi John Ray bitkilerin ya da hayvanların birbirleriyle üreme yeteneklerine göre tanımlanan biyolojik tür kavramını oraya attı ve bu, bugün de en yaygın kabul gören tanımdır.

1735’te Linnaeus 12 sayfalık bir kitapçıkta bir sınıflandırma çıkardı; kitapçık büyüyüp 1778’de devasa 12. basımını yaptı ve cins düşüncesini geliştirip, ayırt edici ortak fiziksel özelliklere dayalı bir grup hiyerarşisine dönüştürdü. Hiyerarşinin tepesinde üç alem vardı: hayvanlar, bitkiler ve mineraller alemi. Alemler filumlara, filumlar sınıflara, sınıflar takımlara, takımlar familyalara, familyalar cinslere ve cinsler türlere bölünüyordu. İki parçalı Latince bir ad – Homo sapiens’te olduğu gibi, parçalardan biri cinsin adı, diğeri o cins içindeki türün adı – kullanarak türleri adlandırmayı da istikrara kavuşturdu; Linnaeus insanları hayvan olarak tanımlayan ilk kişiydi.

taksonomi

Tanrı Vergisi Düzen

Linnaeus’a göre sınıflandırma, doğanın “sıçramalarla ve atlamalarla” değil, Tanrı vergisi düzen içinde ilerlediğini açığa çıkarmaktaydı. Eseri, İsveç’te ve Avrupa’da yeni türler aramak için yaptığı sayısız seferin ürünüydü. Onun sınıflandırma sistemi, “doğal hiyerarşi”sinin evrimsel önemini gören Charles Darwin’e zemin hazırladı; o hiyerarşiye göre bir cinsteki bütün türler soy bakımından akrabaydı ve ortak bir atadan çıkmıştı.

Darwin’den yüzyıl sonra Alman biyolog Willi Hennig, kladistik denilen yeni bir sınıflandırma yaklaşımı geliştirdi. Bu yaklaşım, evrimsel bağlantılarını yansıtmak için organizmaları, son ortak atalarından miras aldıkları ve daha uzak atalarda bulunmayan bir ya da daha fazla benzersiz ortak karakteristiğe sahip “kladlar” şeklinde gruplandırır. Kladlara göre sınıflandırma süreci bugün de devam ediyor; yeni, çoğu kez genetik kanıtlar bulundukça, türler yeni konumlara yerleştiriliyor.

Carl Linnaeus

Carl Linnaeus Kimdir

1707’de Güney İsveç kırsalında doğan Cari Linnaeus. Lund ve Uppsala Üniversitelerinde tıp ve botanik okudu; 1735’te Hollanda’da tıp diploması aldı. O yıl, canlı organizmaları sınıflandırma sisteminin ana hatlarını çizen 12 sayfalık kitapçık Systema Naturae’i yayımladı. Linnaeus Avrupa’yı biraz daha dolaştıktan sonra 1738’de İsveç’e dönüp doktorluk yaptı; sonra Uppsala Üniversitesinde tıp ve botanik profesörlüğüne atandı. Öğrencileri, en ünlüsü Daniel Solander, dünyayı dolaşıp bitki topladı. Bu büyük bitki koleksiyonuyla Linnaeus; Systema Naturae’yi sürekli genişletti ve 12. baskısı, 6000’den fazla bitki ile 4000 hayvanı içeren 1000 sayfalık büyük bir esere dönüştü. Linnaeus 1778’de öldüğünde Avrupa’da fazla alkışlanan bilim insanlarından biriydi.

Linnaeus’un sistemi organizmaları ayırt edici ortak özelliklerine göre gruplandırır. Bir Anadolu Parsı, Memeliler sınıfının Etoburlar takımında yer alan Kedigiller familyasına mensuptur.
sınıflandırma

Sınıflandırma Hakkında Tarihsel Gelişmeler

MÖ 320 – Aristoteles benzer organizmaları basitten karmaşığa doğru gruplandırır.

1686 – John Ray Historia Plantarum’da biyolojik bir türü tanımlar.

1817 – Fransız zoolog Georges Cuvier fosil ve canlı hayvan incelerken Linnaeus hiyerarşisini genişletir.

1859 – Charles Darwin’in Türlerin Kökeni türlerin oluşmasını ve evrim teorisiyle ilişkisini açıklar.

1866 – Alman biyolog Ernst Haeckel filogenetik olarak bilinen soy evrimini incelemeye öncülük eder.

1950 – Willi Hennig yeni bir sınıflandırma sistemini, evrimsel bağlantı arayan kladistiğe dayandırır.

Yer yüzeyinin çoğunu oluşturan tortul kaya katmanı Yer’in jeolojik tarihinin temelini de oluşturur; bu tarih, genellikle altta en yaşlı üstte en genç katman bulunan tabakaların oluşturduğu bir sütun olarak tasvir edilir. Suyun ve kütleçekiminin kayaç biriktirme süreci yüzyıllardır bilinmekteydi; ama Danimarkalı piskopos ve bilim insanı Niels Stensius, namı diğer Nicolas Steno, sürecin temelinde yatan ilkeleri açıklayan ilk kişi oldu. İtalya’da Toscana’da yaptığı jeolojik katman gözlemlerinden çıkardığı sonuçları 1669’da yayımladı. Steno’nun Binişme Yasasına göre her tekil tortul yatak ya da katman, kendi altındaki katmanlardan genç ve üstündekilerden yaşlıdır. Steno’nun özgün yatay ve yanal süreklilik ilkelerine göre, katmanlar yatay ve kesintisiz tabakalar olarak çökelir; kalkmış, katlanmış ya da kırılmış halde bulunurlarsa, çökelmeden sonra bozulma yaşamış olmalılar. Son olarak, geçişen ilişkiler ilkesine göre, “bir gövde ya da kesiklik bir katmanın içine geçerse, o katmandan sonra oluşmuş olmalıdır.”

Stenonun Binişme Yasası

Steno’nun içgörüleri, daha sonra Britanya’da William Smith ve Fransa’da Georges Cuvier ve Alexandre Brongniart gibi kişilerin coğrafi katmanları haritalamasına olanak verdi. Katmanların bütün dünyada birbiriyle ilişkilendirilebilen zaman-bağlantılı birimler şeklinde alt bölümlere ayrılmasına da olanak verdi.

tortul tabaka
Kayaç katmanları, Steno’nun anladığı gibi, yatay tabakalar olarak yaşama başlar; daha sonra büyük güçlerin etkisiyle zamanla şekilleri bozulur ve bükülür.
kaya tabakası

Jeoloji Alanında Tarihsel Gelişmeler

15. yüzyıl – Leonardo da Vinci, rüzgarın ve suyun arazi üzerinde ve malzemelerin yüzeyinde meydana getirdiği erozyona ve çökertiye ilişkin gözlemlerini yazar.

1780’ler – James Hutton, Steno’nun ilkelerini, zaman içinde geriye doğru giden sürekli ve döngüsel bir coğrafi sürece bağlar.

1810’lar – Fransa’da Georges Cuvier ve Alexandre Brongniart, Britanya’da William Smith, Steno’nun stratigrafi ilkelerini coğrafi haritacılığa uygular.

1878 – Paris’te ilk Uluslararası Coğrafya Kongresi, standart bir stratigrafik ölçek çıkarmanın prosedürlerini belirtir.