İngiliz doğa bilimci Charles Darwin bitkilerin, hayvanların ve diğer organizmaların sabit ve dönüşmez – ya da o zamanın popüler sözcüğüyle “değişmez” – olmadıklarını öne süren ilk bilim insanı değildi. Kendisinden öncekiler gibi Darwin de organizma türlerinin zaman içinde değiştiğini ya da evrildiğini savundu. Onun büyük katkısı, doğal seçilim dediği bir süreçle evrimin nasıl gerçekleştiğini göstermesiydi.

Düşüncesini 1859’da Londra’da yayınlanan kitabı On the Origin of Species by Means of Natural Selection, or the Preservation of Favoured Races in the Struggle for Life‘ta [Doğal Seçilim Yaluyla Türlerin Kökeni ya da Yaşam Mücadelesinde Avantajlı Irkların Korunması Üzerine] açıkladı. Darwin kitabı “tek bir uzun sav” olarak tarif etti.

– Pek çok organizma besin ve yaşama alanı yokluğu gibi kısıtlamalar nedeniyle hayatta kalabilenlerden fazla yavru verir.
Yavrular birçok bakımdan birbirinden farklıdır.
– Farklılık, bazı yavruların hayatta kalma mücadelesine daha uygun ya da daha iyi uyarlanmış olmaları anlamına gelır.
– Bu bireyler avantajlı özellikleri yavrularına aktarırsa, onlar da hayatta kalır.
Bu ilkeye “doğal seçilim” denir.

“Bir cinayeti itiraf etmek”

Türlerin Kökeni Üzerine akademik ve popüler muhalefetle karşılaştı. Türlerin sabit ve değişmez olduğunu, Tanrı tarafından tasarlandığını ısrarla belirten dinsel öğretiden bahsetmiyordu. Ama kitaptaki düşünceler, doğal dünyayla ilgili bilimsel bakış açısının giderek değiştirdi. Kitabın çekirdek fikri modern biyolojinin temelini oluşturur; hem geçmiş hem şimdiki yaşam formlarına ilişkin basit, ama son derece güçlü bir açıklama yapar.

Darwin, kitaptaki potansiyel dinsel küfrün farkındaydı. Yayımlanmasından 15 yıl önce, sırdaşı botanikçi Joseph Dalton Hooker’a teorisinin Tanrı’yı ya da değişmeyen türleri gerektirmediğini söyledi: “Sonunda ışık parıltıları geldi ve türlerin değişmez olmadıklarına (bu, bir cinayeti itiraf etmeye benziyor) neredeyse inanıyorum (başlangıçtaki kanaatimin tam tersi).”

Darwin’in evrime yaklaşımı, doğa tarihiyle ilgili diğer çalışmaları gibi; ihtiyatlı, dikkatli ve bilinçliydi. Adım adım ilerledi, yol boyunca büyük miktarda kanıt topladı. Yaklaşık 30 yıl boyunca fosillerle, jeolojiyle, bitkilerle, hayvanlarla ve seçici üretmeyle ilgili engin bilgisini, demografinin, ekonominin ve diğer birçok alanın kavramlarıyla bütünleştirdi. Sonuçta ortaya çıkan doğal seçilimle evrim teorisi, en büyük bilimsel ilerlemelerden biri kabul edilir.

Tanrı’nın Rolü

19. yüzyılın başında Victoria dönemi toplumunda fosiller yaygın bir biçimde tartışılmaktaydı. Bazıları onları canlı organizmalarla alakasız, doğal yolla oluşmuş kayaç şekilleri olarak görüyordu. Bazıları, yaratanın müminleri sınamak için Yer’e koyduğu eseri olarak görüyordu. Ya da dünyanın bir yerinde hala yaşamakta olan organizmaların kalıntıları sanıyordu; çünkü Tanrı canlıları kusursuz yaratmıştı.

1796’da Fransız doğa bilimci Georges Cuvier mamut ya da dev tembelhayvan gibi belli fosillerin soyu tükenmiş hayvanların kalıntıları olduğunu kabul etti. Bunu, Kitabı Mukaddes’te tasvir edilen tufan gibi afetlere başvurarak dinsel inancıyla uzlaştırdı. Her afet bütün bir canlı türünü silip süpürdü; sonra Tanrı dünyayı yeni türlerle doldurdu. Afetler arasında her tür sabit ve değişmez kaldı. Bu teori “katastrofizm” olarak anıldı ve Cuvier’in Preliminary Discourse‘unun 1813’te yayınlanmasından sonra geniş çevrelerce tanındı.

Fosil kalıntıları inceleyen Georges Cuvier, türlerin soyunun tükendiğini saptadı. Ama bu kanıtların tedrici bir değişime değil, bir dizi felakete işaret ettiğine inandı.

Bununla birlikte, Cuvier yazdığı sırada evrimi temel alan çeşitli düşünceler zaten dolaşımdaydı. Charles’ın özgür düşünceli dedesi Erasmus Darwin kendine özgü bir teori önerdi. Fransa’nın Ulasal Doğa Tarihi Müzesi’nde zooloji profesörü olan Jean-Baptiste Lamarck’ın düşünceleri daha etkiliydi. 1809 tarihli Philosophie Zoologique‘i, belki de ilk mantıklı evrim teorisini açıkladı. Bu teoriye göre canlı varlıklar, karmaşıklaştırıcı bir güç sayesinde basit başlangıçlardan giderek karmaşık aşamalara evrildi. Fiziksel vücutlarında çevresel meydan okumalarla karşılaştılar ve buradan, bir bireyde kullanmama ve kullanmama düşüncesi çıktı: “Bir organın daha sık ve daha sürekli kullanılması o organı güçlendirir, geliştirir ve büyütürken… bir organın sürekli kullanılmaması o organı sonunda yok olana kadar… fark edilmez bir biçimde güçsüzleştirir ve bozar.” Organın daha büyük gücü daha sonra yavruya geçmekteydi – edinilmiş özelliklerin kalıtımı olarak anılan bir olgu.

Lamarck’ın teorisi fazla önemsenmemesine rağmen, daha sonra Darwin küçümseyerek “mucizevi müdahale” dediği şeyin bir sonucu olarak değişimin gerçekleşmemiş olma olasılığına kapı açtığı için Lamarck’ı övdü.

Beagle Maceraları

Darwin; 1831-36’da kaptan Robert FitzRoy’un yönettiği araştırma gemisi HMS Beagle’ın güvertesinde dünyayı dolaşırken, türlerin değişmezliğine kafa yormaya bol zaman buldu. Gezinin bilimcisi olarak Darwin her türlü fosil, bitki ve hayvan örneği toplamakla ve bunları uğranılan her limandan Britanya’ya göndermekle görevliydi.

Bu destansı yolculuk o sırada yirmili yaşlarda olan genç Darwin’in gözlerini yaşamın inanılmaz çeşitliliğine açtı. Beagle’ın yanaştığı her limanda Darwin doğanın bütün boyutlarını ilgiyle gözlemledi. 1835’te Ekvador’un 900 km batısında Pasifik takımadası Galapagos Adaları’nda küçük, önemsiz bir grup kuşu tasvir etti ve topladı. 6 tanesi ispinoz olmak üzere 9 kuş türü olduğunu düşündü.

İngiltere’ye döndükten sonra Darwin kendi verilerini düzenledi ve çok ciltli, çok yazarlı Zoology of the Voyage of H.M.S. Beagle‘ın hazırlanmasına nezaret etti. Kuşlarla ilgili ciltte ünlü ornitolog John Gould, Darwin’in topladığı örneklerde aslında 13 tür bulunduğunu ve hepsinin ispinoz olduğunu ilan etti. Ama grubun içinde farklı besinlere uyarlanmış farklı gaga şekline sahip kuşlar vardı.

darwin ispinoz

1 – Büyük yer ispinozunun; büyük odunsu tohumları kırmak için büyük, güçlü bir gagası vardır.
2 – Orta boylu yer ispinozu; daha küçük ve yumuşak tohumları kırmak için daha küçük gagalıdır.
3 – Küçük ağaç ispinozunun böcekleri yakalamak için kısa, keskin bir gagası vardır.
4 – Bülbül ispinozun küçük böcekleri deşmek ve delmek için ince bir gagası vardır.

Kendi maceralarının çok satan anlatımı The Voyage of the Beagle‘da Darwin şunları yazdı: “Küçük, yakın akraba tek bir kuş grubunda bu yapı çeşitliliğini ve geçişimini gören biri, başlangıçta bu takımadada bir kuş kıtlığından ötürü bir tür alınmış ve farklı amaçlar için değiştirilmiş olduğunu zannedebilir.” Bu, evrimle ilgili düşüncelerinin nereye doğru gittiğine ilişkin ilk berrak, aleni formülasyonlarından biriydi.

Türleri Karşılaştırmak

Darwin’in ispinozları, evrimle ilgili çalışmalarının tek nedeni değildi. Aslında Beagle yolculuğu boyunca, özellikle Galapagos’u ziyareti sarısında düşünceleri şekillenmişti. Gördüğü dev kaplumbağalardan, kaplumbağa kabuklarının adadan adaya küçük farklılıklar göstermesinden büyülendi. Alaycı kuş türlerinden de etkilendi. Onlar da adadan adaya değişmekteydi; ama aynı zamanda yalnızca kendi aralarında değil, Güney Amerika anakarasında yaşayan türlerle benzerlikleri de vardı.

Darwin çeşitli alaycı kuşların, bir şekilde anakaradan Pasifik’e geçmiş ortak bir atadan evrilmiş olabileceğini; sonra her kuş grubunun, her adadaki tikel çevreye ve bulunan yiyeceklere uyarlanarak evrildiğini öne sürdü. Dev kaplumbağalara, Falkland Adası tilkilerine ve diğer türlere ilişkin yaptığı gözlemler, bu ilk sonuçları desteklemekteydi. Ama Darwin dine aykırı bu tür düşüncelerin nereye varacağının farkındaydı: “Bu tür gerçekler, türün istikrarını zedelerdi.”

Yapbozun Diğer Parçaları

1831’de Güney Amerika’ya giderken Darwin, Charles Lyell’in Principles of Geology‘sinin birinci cildini okumuştu. Lyell, Cuvier’in katastorfizm tarihine ve fosil oluşumu teorisine karşı çıkıyordu. James Hutton’un öne sürdüğü jeolojik yenilenme düşüncelerini uyarlayıp, “üniformitaryanizm” [birörneklik] olarak bilinen bir teoriye dönüştürdü. Yeryüzü büyük zaman dilimleri içinde, bugün gerçekleşenlerle aynı dalga erozyonu ve volkanik kargaşa gibi süreçlerle oluşmakta, değişmekte ve yeniden oluşmaktaydı. Tanrı’nın feci müdahalelerine başvurmaya gerek yoktu.

Lyell’in düşünceleri Darwin’in keşif gezilerinde bulduğu ve şimdi “Lyell’in gözleriyle” baktığı fosilleri, kayaçları ve arazi oluşumlarını yorumlama şeklini dönüştürdü. Ne var ki, Güney Amerika’dayken Principles of Geology‘nin 2. cildi geldi. Bu ciltte Lyell, Lamarck’ın teorileri de dahil, bitkilerin ve hayvanların tedrici evrimine ilişkin düşünceleri reddetmekteydi. Türlerin çeşitliliğini ve dağılımını açıklamak için “Yaratılış merkezleri” kavramına başvurdu. Darwin bir jeolog olarak Lyell’e hayranlık duymasına rağmen, evrimin kanıtı olarak kakılan bu en son kavramı önemseyemezdi.

Yapbozun bir parçası da 1838’de, İngiliz demograf Thomas Robert Malthus’un 40 yıl önce yayınlanan An Essay on the Principle of Population‘ını Darwin okuyunca ortaya çıktı. Malthus’un açıklamasına göre insan nüfusu katlanarak artabilirdi; 25 yıllık bir kuşak sonra iki katına, bir sonraki kuşakta tekrar iki katına çıkma ve böyle sürüp girme potansiyeli vardı. Ama besin arzı aynı şekilde genişleyemezdi ve bunun sonucu, hayatta kalma mücadelesiydi. Malthus’un düşünceleri, Darwin’in evrim teorisinin ana esin kaynaklarından biriydi.

Sakin Yıllar

Beagle İngiltere’ye daha dönmeden önce bile, Darwin’in gönderdiği örneklerin yarattığı ilgi onu bir şöhret haline getirmişti. Döndükten sonra yolculuğa ilişkin bilimsel ve popüler anlatımları ününü arttırdı. Ne var ki, sağlığı bozuldu ve giderek geri çekildi.

1842’de Darwin, Kent’te sakin ve huzurlu Down House’a taşındı; orada evrim teorisini destekleyen kanıtları toplamaya devam etti. Dünyanın her tarafından bilim insanları ona örnek ve veri gönderdi. Bitkilerin ve hayvanların evcilleşmesini, özellikle güvercinlerde seçici yetiştirmenin ya da yapay seçiciliğin rolünü inceledi. 1855’te Kaya Güvercini (Columba livia) çeşitleri yetiştirmeye başladı ve bunlar, Türlerin Kökeni Üzerine‘nin ilk iki bölümünde göze çarpacaktı.

Güvercinler üzerinde çalışan Darwin, bireyler arasında varyasyonun çapını ve yerindeliğini anlamaya başladı. Bu tür farklılıklardan çevresel faktörlerin sorumlu olduğunu söyleyen makbul görüşü reddetti; farklılığın nedeninin, ebeveynlerden bir şekilde miras alınan varyasyonla birlikte, üreme olduğunda ısrar etti. Bunu Malthus’un düşüncelerine ekleyip doğal dünyaya uyguladı.

Çok daha sonra, otobiyografisinde Darwin, 1838’de Malthus’u ilk kez okuduğunda verdiği tepkiyi hatırlıyordu. “Varolma mücadelesini takdir etmeye hazır olduğum için… bu, koşullar altında elverişli çeşitlerin korunma, elverişsiz olanların yok olma eğiliminde olacakları derhal kafama dank etti. Bunun sonucu yeni türlerin oluşumu olacaktı… Sonunda çalışacağım bir teorim olmuştu.”

Değişmenin rolü hakkında daha fazla bilgi sahibi olan güvercin yetiştiricisi Darwin, 1856’da, seçimi insanların değil doğanın yaptığını düşünebildi. “Yapay seçilim” teriminden, “doğal seçilim”i türetti.

Harekete Geçme

18 Haziran 1858’de, Alfred Russel Wallace adlı genç bir İngiliz doğa bilimcinin kısa bir denemesi Darwin’in eline geçti. Wallace evrimin nasıl gerçekleştiğini aniden anlamasını sağlayan bir içgörü ışıltısını tarif edip, Darwin’in görüşünü soruyordu. Darwin, Wallace’ın içgörüsünün, 20 yıldan fazladır üzerinde çalıştığı düşüncelerin neredeyse aynısı olduğunu okuyunca sarsıldı.

Alfred Russel Wallace; Darwin gibi, kendi evrim teorisini önce Amazon Irmağı Havzasında ve daha sonra Malay Takımadaları’nda yürüttüğü kapsamlı alan çalışmaları ışığında geliştirdi.

Geç kalmaktan endişelenen Darwin, Charles Lyell’e danıştı. Darwin’in ve Wallace’ın tebliğlerinin 1 Temmuz 1858’de Londra’da The Linnaean Society’ye birlikte sunulması konusunda anlaştılar. Dinleyici tepkisi kibardı; dine hakaretle ilgili bir taşkınlık olmadı. Bundan cesaret alan Darwin kitabını bitirdi. 24 Kasım 1859’da yayınlanan Türlerin Kökeni Üzerine, yayınlandığı gün tükendi.

Darwin’in Teorisi

Darwin, türlerin değişmez olmadığını ifade eder. Türler değişir ya da evrilir ve bu değişimin ana mekanizması doğal seçilimdir. Süreç iki faktöre dayanır.

Birincisi; iklim değişiklikleriyle, besin arzıyla, rekabetle, yırtıcılarla ve hastalıklarla karşılaşınca hayatta kalabilenlerden daha fazla sayıda yavru doğar; bu durum bir varolma mücadelesine yol açar.

İkincisi; bir türün içinde yavrular arasında değişim vardır; bunlar bazen miniktir ama yine de vardır.

Evrim bakımından bu değişimler iki ölçütü karşılamalıdır.

Bir: Hayatta kalma mücadelesinde ve üreme üzerinde bir etkileri olmalıdır, yani üreme başarısına yardımcı olmalıdır.

İki: Kalıtım yoluyla kazanılmalıdırlar ya da aynı evrimsel avantajı sağlayacakları yavrulara aktarılmalıdırlar.

Darwin evrimi yavaş ve tedrici bir süreç olarak tarif eder. Bir organizma popülasyonu yeni bir çevreye uyum gösterince, atalarından farklı yeni bir tür olur. Bu arada o atalar aynı kalabilir, değişen çevrelerine karşılık evrilebilir ya da hayatta kalma mücadelesini kaybedip soyları tükenebilir.

Sonuç

Doğal seçilim yoluyla evrime ilişkin bu kadar ayrıntılı, mantıklı, kanıta dayalı açıklamayla karşılaşan pek çok bilim insanı, Darwin’in “en uygun olanın hayatta kalması” kavramını hemen kabul etti. Darwin’in kitabı, küçük bir cümle, “insanın kökenine ve tarihine ışık tutulacak” cümlesi dışında, evrimle bağlantılı olarak insanlardan söz etmemeye dikkat etti. Bununla birlikte, kiliseden itirazlar geldi ve insanların diğer hayvanlardan evrildiği iması, birçok kesimde alay konusu oldu.

Her zaman olduğu gibi ilgi odağı olmaktan sakınan Darwin, Down House’taki çalışmalarına gömülüp kaldı. Tartışmalar kızıştıkça, sayısız bilim insanı kalkıp onu savundu. Biyolog Thomas Henry Huxley teoriyi savunmada – ve insanın maymundan geldiğini öne sürmede – sözünü sakınmadı ve “Darwin’in Buldoğu (Darwin’s Bulldog)” olarak tanındı.

Bununla birlikte, kalıtımı gerçekleştiren mekanizma – neden ve nasıl bazı özelliklerin aktarıldığı, bazılarının aktarılmadığı konusu – bir sır olarak kaldı. Tesadüfen, Darwin kitabını yayınladığı sırada, Gregor Mendel adlı bir keşiş bezelyelerle deneyler yapıyordu. Kalıtımsal özellikler üzerine 1865’te açıklanan çalışmaları genetiğin temelini oluşturdu; ama 20. yüzyıla kadar, genetik alanında yeni keşiflerin evrim teorisiyle birleşip bir kalıtım mekanizması sunana kadar ana akım bilim tarafından göz ardı edildi. Darwin’in doğal seçilim ilkesi, süreci anlamada anahtar olmaya devam ediyor.

Charles Darwin Kimdir?

Charles Darwin

1809’da İngiltere’de Shrewsbury’de doğan Charles Darwin, aslında babasının izinde gidip tıp okumaya mahkumdu; ama çocukluğu böcek toplama gibi uğraşlarla geçti ve hekim olma eğilimi fazla olmadığı için, din adamı eğitimi aldı.

1831’de şanslı bir atama, HMS Beagle’ın dünya turuna görevli bilim insanı olarak katılmasını sağladı. Bu yolculuktan sonra Darwin bilimsel ilgi odağı oldu; dikkatli bir gözlemci, güvenilir bir deneyci ve yetenekli bir yazar olarak ün kazandı.

Deniz omurgasızları, özellikle 10 yıl boyunca incelediği midyeler ve mercan resiflerin oluşumu üzerine yazılar yazdı. Döllenme, orkideler, böcek yiyen bitkiler, bitkilerde hareket, evcil hayvanlarda ve bitkilerde değişme üzerine eserler de yazdı.

Ömrünün sonlarına doğru, insanın kökeniyle ilgilendi.

Önemli Eserleri:
1839 – The Voyage of the Beagle (Beagle Yolculuğu)
1859 – On the Origin of Species by Means of Natural Selection (Türlerin Kökeni)
1871 – The Descent of Man, and Selection in Relation to Sex (İnsanın Türeyişi)

Canlı dünya ile cansız dünya arasındaki iç ilişkilerin incelenmesi, yani ekoloji olarak bilinen çalışmalar, ancak son 150 yılda titiz ve yöntemli bir bilimsel araştırma konusu oldu. “Ekoloji” terimi 1866’da Alman evrim biyologu Ernst Haeckel tarafından icat edildi ve Yunanca ev ya da mesken anlamına gelen oikos sözcüğü ile inceleme ya da söylem anlamına gelen logos sözcüğünden türer. Ama modern ekolojik düşüncenin öncüsü olarak, Alman bilgin Alexander von Humboldt kabul edilir. Kapsamlı keşif gezileriyle ve yazılarıyla Humboldt yeni bir bilim yaklaşımı geliştirdi. Bütün fiziksel bilimleri birbiriyle ilişkilendirerek ve en son bilimsel donanımı, ayrıntılı gözlemleri ve eşi görülmemiş ölçekte titiz veri analizleri kullanarak doğayı birleşik bir bütün şeklinde anlamaya çalıştı.

Timsahın Dişleri

Humboldt’un holistik yaklaşımı yeni olmasına rağmen, ekoloji kavramı, MÖ 5. yüzyılda Herodotos gibi eski Yunan yazarların ilk doğa tarihi araştırmalarından gelişti.

Mutualizm olarak bilinen karşılıklı bağımlılığa ilişkin ilk anlatımların birinde Herodotos, Mısır’da Nil kıyısında ağızlarını açıp kuşların dişlerini temizlemesine izin veren timsahları tarif eder.

Bir yüzyıl sonra, Yunan filozof Aristoteles ve öğrencisi Theophrastus’un türlerin göçü, dağılımı ve davranışı üzerine gözlemleri, ekolojik niş – doğada bir türün yaşam tarzını şekillendiren ve o yaşam tarzı tarafından şekillendirilen tikel yer – kavramının erken bir versiyonunu verdi. Theophrastus bitkiler üzerine kapsamlı araştırmalar yapıp yazılar yazdı; bitkilerin yetişmesi ve dağılımı bakımından iklimin ve toprağın önemini fark etti. Onların düşünceleri sonraki 2000 yıl boyunca doğa felsefesini etkiledi.

Doğanın Birleştirici Kuvvetleri

Humboldt’un doğa yaklaşımı, geç 18. yüzyılda, bir bütün olarak dünyayı anlamada duyuların, gözlemin ve deneyimin değerini vurgulayarak rasyonalizme tepki gösteren Romantik geleneği izledi. Çağdaşı şairler Johann Wolfgang von Goethe ve Friedrich Schiller gibi Humboldt da, doğanın – doğa felsefesinin ve insan bilimlerinin – birliği (Almancada Gestalt) düşüncesini destekledi. Araştırmaları anatomi ve astronomiden; mineralojiye ve botaniğe, ticarete ve dilbilime kadar uzandı ve doğal dünyayı Avrupa sınırlarının ötesinde araştırması için gerekli bilgi derinliğiyle donandı.

Humboldt’un dediği gibi, “-Egzotik bitkilerin, bir herbaryumdaki kuru türlerin bile, görüntüsü imgelemimi ateşledi ve güney ülkelerindeki tropikal bitki örtüsünü kendi gözlerimle görmeye can attım.” Fransız botanikçi Aime Bonpland’la birlikle Latin Amerika’da yaptığı beş yıllık araştırmalar, en önemli keşif gezisiydi. Haziran 1799’da yola çıkarken şunu ilan etti: “-Bitki ve fosil toplayacağım, en iyi aletlerle astronomi gözlemleri yapacağım. Yine de yolculuğumun ana amacı bu değildir. Doğa güçlerinin nasıl davrandığını, coğrafi çevrenin hayvanları ve bitkileri ne şekilde etkilediğini keşfetmeye çalışacağım. Kısaca, doğadaki uyumu ortaya çıkarmalıyım.” Tam da bunu yaptı.

Humboldt diğer birçok projenin yanı sıra, okyanus suyu sıcaklığını ölçtü ve küresel çevreyi, özellikle iklimi nitelendirmenin ve haritalandırmanın, ardından çeşitli ülkelerdeki iklimsel koşulları karşılaştırmanın bir aracı olarak, eşdeğer çizgileri ya da izotermal çizgileri kullanıp eşit sıcaklık noktalarını birleştirmeyi önerdi.

Humboldt fiziksel koşulların iklim, yükseklik, enlem ve toprak gibi yaşam dağılımını nasıl etkilediğini inceleyen ilk bilim insanlarından biriydi de. Bonpland’ın yardımıyla, And Dağlarında yüksek rakımlar ile deniz seviyesi arasında flora ve fauna değişikliklerinin haritasını çıkardı. 1805’te; Amerika’dan döndükten sonraki yıl, bu alanın coğrafyası üzerine şimdi ünlenen çalışmasını yayımladı; burada doğanın iç bağlantılarını özetliyor ve yüksekliğe bağlı bitki örtüsü kuşaklarını gösteriyordu. Yıllar sonra, 1851’de; And Dağlarındaki kuşakları Alp Dağları, Pireneler, Lapland, Tenerife ve Himalaya Dağlarındaki kuşaklarla karşılaştırarak küresel bir uygulamayı gösterdi.

Ekolojiyi Tanımlama

Haeckel de “ekoloji” sözcüğünü icat ettiğinde, bir canlı ve cansız dünya Gestalt’ı (birliği) görme geleneğine uyuyordu. Coşkulu bir evrimci olan Haeckel, 1859’da Türlerin Kökeni Üzerine’yi yayımlayarak değişmez bir dünya olarak Yer fikrini kovan Charles Darwin’den esinlendi. Doğal seçilimin rolünü sorguladı, ama hem evrimde hem ekolojide çevrenin önemli bir rol oynadığına inandı.

19. yüzyılın sonuna gelindiğinde, ilk ekoloji ders kitabı Plantesamfund’u (Bitki Ekolojisi) 1895’te yayımlayan Danimarkalı botanikçi Eugenius Warming, üniversitede ekoloji dersi veriyordu. Humboldt’un öncü çalışmalarından yola çıkan Warming, bitki dağılımının biyom olarak bilinen, büyük ölçüde bitkilerin çevreyle, özellikle iklimle etkileşimine dayanan küresel coğrafi altbölümlerini geliştirdi. (Tropikal yağmur ormanları biyomu gibi.)

Bireyler ve Topluluk

20. yüzyılın başında modern ekoloji tanımı, organizmaların dağılımını ve çokluğunu belirleyen etkileşimlerin bilimsel incelenmesi olarak gelişti. Bu etkileşimler, bir organizmanın onu etkileyen bütün faktörleri – hem biyotik (canlı organizmalar) hem abiyotik (toprak, su, hava, sıcaklık ve günışığı gibi cansız faktörler) – kuşatan çevresini
kapsar. Modern ekolojinin kapsamı bireysel organizmadan aynı türden bireylerin oluşturduğu popülasyonlara ve tikel bir çevreyi paylaşan popülasyonlardan oluşan topluluğa kadar uzanır.

Ekolojinin temel terim ve kavramlarının çoğu, yirminci yüzyılın ilk birkaç on yılında öncü ekologların çalışmalarına dayanır. Biyolojik topluluk kavramını ilk kez 1916’da Amerikalı botanikçi Frederic Clements geliştirdi. Verili bir alandaki bitkilerin zaman içinde öncü bir ilk topluluktan optimal bir doruk topluluğa uzanan bir topluluk silsilesi geliştirdiğine inanmaktaydı; doruk topluluk içinde farklı türlerin ardışık toplulukları birbirlerine uyum gösterip, bir vücudun organlarına benzer, sıkı sıkıya bütünleşik ve birbirine bağımlı bir birim oluşturur. Clements’in “karmaşık bir organizma” olarak topluluk metaforu başlangıçta eleştirildi, ama daha sonraki düşünceyi etkiledi.

Topluluktan daha yüksek düzeyde ekolojik bütünleşme düşüncesi 1935’te, İngiliz botanikçi Arthur Tansley’in geliştirdiği ekosistem kavramıyla sunuldu. Bir ekosistem hem canlı hem cansız ögelerden oluşur. Bu ögelerin etkileşimi, çevreden canlı kısma sürekli bir enerji akışı olan istikrarlı bir birim oluşturur ve bir su birikintisinden okyanusa ya da bütün gezegene kadar her ölçekte etkili olabilir.

İngiliz zoolog Charles Sutherland Elton’ın hayvan topluluklarını incelemesi, 1927’de, daha sonra “besin ağı” olarak bilinen besin zinciri ve besin döngüsü kavramını geliştirmesine yol açtı. Bir besin zinciri, bir ekosistem aracılığıyla birincil üreticilerden (karadaki yeşil bitkiler gibi) bir dizi tüketici organizmaya enerji aktarımıyla oluşur. Elton belirli organizma gruplarının besin zincirinde bir süre belli nişleri işgal ettiğini de anladı. Elton’ın nişleri yalnızca habitatları değil işgalci organizmaların geçinmek için bağımlı oldukları kaynakları da kapsar. Besin zinciri basamağıyla enerji aktarımının dinamiği, Amerikalı ekologlar Raymond Lindeman ve Robert H. MacArthur tarafından incelendi; bu ekologların matematiksel modelleri, ekolojinin öncelikli olarak betimleyici bir bilimden deneysel bir bilime dönüşmesine yardımcı oldu.

Yeşil Hareket

1960 ve 1970’lerde ekolojiye popüler ve bilimsel ilgide bir patlama, Amerikalı deniz biyoloğu Rachel Carson gibi güçlü savunucuların verdiği güçle çevreci hareketin gelişmesine yol açtı. Carson’ın 1962’de çıkardığı kitabı Sessiz Bahar, haşere ilacı DDT gibi insan yapımı kimyasalların çevre üzerindeki zararlı etkilerini belgeledi.

1968’de Apollo 8 astronotlarının uzaydan çektiği ilk Yer fotoğrafı, gezegenin kırılganlığı konusunda kamusal farkındalık yarattı.

1969’da, “Yer’in bütün çeşitliliğiyle yaşamı besleme yeteneğini güvenceye alma” misyonuyla Dünya Dostları ve Greenpeace örgütleri kuruldu.

Çevresel koruma, temiz ve yenilenebilir enerji, organik gıdalar, geri dönüşüm ve sürdürülebilirlik hem Kuzey Amerika’da hem Avrupa’da siyasal gündem maddeleriydi ve ekoloji bilimi temelinde ulusal koruma ajansları kuruldu. Son on yıllar, küresel iklim değişikliği ve bunun çevre ve birçoğu zaten insan faaliyetinin tehdidi altında olan mevcut ekosistemler üzerindeki etkisi konusunda artan bir kaygıya tanık oldu.

Alexander von Humboldt Kimdir?

Berlin’de zengin ve çevresi geniş bir ailede doğan Humboldt, Frankfurt Üniversitesinde maliye, Göttingen’de doğa tarihi ve dilbilim, Hamburg’da dil ve ticaret, Freiburg’da jeoloji ve Jena’da anatomi okudu. 1796’da annesinin ölümüyle, 1799’dan 1804’e kadar botanikçi Aime Bonpland ile birlikte Amerika’ya bir keşif gezisi için gerekli mali kaynağa kavuştu. En son bilimsel donanımı kullanan Humboldt bitkilerden nüfus istatistiklerine ve minerallerden meteorolojiye kadar her şeyi ölçtü. Amerika’dan dönünce Humboldt Avrupa’nın her tarafında ağırlandı.

Alexander Von Humboldt

Paris’e üslendi; verilerini işleyip 30 cilt halinde yayımlaması 21 yıl aldı; sonra düşüncelerini, Kosmos başlıklı dört cilt halinde sentezledi. Beşinci cilt, 89 yaşında Berlin’de öldükten sonra tamamlandı. Darwin ona “şimdiye kadar yaşamış en büyük bilim gezgini” dedi.

Önemli Eserleri:

1825 – Personal Narrative of a Journey to the Equinoctial Regions of the New Continent

1845 – 1862 – Kosmos

Biyoloji Hakkında Tarihsel Gelişmeler

MÖ 5. – 4. yüzyıl – Eski Yunan yazarlar; bitkiler, hayvanlar ve çevreleri arasındaki iç ilişkiler ağını gözlemler.

1866 – Ernst Haeckel, “ekoloji” sözcüğünü icat eder.

1895 – Eugenius Warming, ekoloji üzerine ilk üniversite ders kitabını yayımlar.

1935 – Alfred Tansley “ekosistem” sözcüğünü icat eder.

1962 – Rachel Carson; haşere ilaçlarının tehlikeleri uyarısında bulunur.

1969 – Dünya Dostları ve Greenpeace kurulur.

1972 – James Lovelock’un Gaia hipotezi Yer’i tek bir organizma olarak sunar.

1809’da Fransız doğa bilimci Jean-Baptiste Lamarck, Yeryüzünde yaşamın zaman içinde evrildiğini söyleyen ilk büyük teoriyi sundu. Teorisinin itici gücü, bugün yaşayanlardan farklı yaratıkların fosillerinin bulunmasıydı. 1796’da Fransız doğa bilimci Georges Cuvier, fosilleşmiş filinkine benzeyen kemiklerin modem fillerin kemiklerinden anatomik olarak bariz ölçede farklı olduğunu, şimdi mamut ve mastodon denilen soyu tükenmiş yaratıklara ait olması gerektiğini göstermişti.

Cuvier geçmişin yok olmuş yaratıklarını felaket kurbanları olarak açıkladı. Lamarck bu düşünceye karşı çıktı ve yaşamın zaman içinde tedricen ve sürekli “değişime” ya da evrime uğradığını, en basit yaşam formlarından en karmaşık yaşam formlarına geliştiğini savundu. Ona göre çevrede meydana gelen bir değişim, bir organizmanın özelliklerinde bir değişimi kamçılayabilirdi. Sonra bu değişimler üremeyle aktarılabilirdi. Yararlı olan özellikler daha fazla gelişir; yararlı olmayanlar kaybolabilirdi.

Fillerin Evrimi

Lamarck özelliklerin bir yaratığın yaşadığı sürede edinildiğine ve aktarıldığına inanıyordu. Daha sora Charles Darwin, gebelikte mutasyonlar varlığını sürdürüp doğal seçilimle aktarıldığı için değişimlerin gerçekleştiğini gösterdi ve “edinilmiş özellikler” düşüncesiyle dalga geçildi. Ama son zamanlarda bilim insanları, çevrenin – kimyasallar, ışık, ısı ve yiyecekler – genleri ve genlerin dışa vurumunu gerçekten değiştirebildiğini öne sürmektedir.

Kalıtım Hakkında Tarihsel Düşünceler

1495 – Leonardo da Vinci, fosillerin eski yaşamın kalıntıları olduğunu öne sürer.

1796 – Georges Cuvier, fosil kemiklerin soyu tükenmiş mastodonlara ait olduğunu kanıtlar.

1799 – William Smith farklı dönemlere ait kayaç tabakalarında fosil dizilişini gösterir.

1858 – Charles Darwin, doğal seçilimle evrim teorisini tanıtır.

1942 – “Modern sentez” yeni türlerin nasıl doğduğunu açıklama çabasıyla Gregor Mendel’in genetiğini Darwin’in doğal seçilimiyle, paleontolojiyle ve ekolojiyle uzlaştırır.

2005 – Eva Jablonka ve Marion Lomb, genetik olmayan, çevresel ve davranışsal değişimlerin evrimi etkileyebildiğini iddia eder.

1799’da elektrik bataryasının icadı, tamamen yeni bilimsel araştırma alanları açtı. Danimarka’da Hans Christian Orsted elektrik ile manyetizma arasında bir bağlantıyı tesadüfen keşfetti. Londra Royal Institution’da (Kraliyet Enstitüsü) Michael Faraday manyetik alanların şeklini kafasında canlandırdı ve dünyanın ilk elektrik motorunu icat etti. İskoçya’da James Clerk Maxwell, Faraday’ın düşüncelerini aldı ve elektromanyetizmanın karmaşık matematiğini oraya çıkardı.

Michael Faraday

Görünmezi Görmek

Elektromanyetik dalgaların görünmez biçimleri, ne oldukları bilinmeden ya da davranışlarını düzenleyen yasalar ortaya çıkarılmadan keşfedildi. Britanya’da, Bath’da çalışan Alman astronom William Herschel günışığının çeşitli renklerini ayırıp sıcaklıklarını araştırmak için bir prizma kullandı; termometresinin, görünür spektrumun kırmızı ucunun ötesinde daha yüksek bir sıcaklık gösterdiğini fark etti. Herschel kızılötesi ışınıma rastlamıştı ve ertesi yıl morötesi ışınım keşfedildi. Spektrumda görünür ışıktan fazlası oluğunu kanıtlandı. Aynı şekilde daha sonra Wilhelm Conrad Röntgen Almanya’daki laboratuvarında X-ışınlarını tesadüfen keşfetti. İngiliz hekim Thomas Young, ışığın gerçekte bir dalga mı yoksa bir parçacık mı olduğunu belirlemek için akıllı bir çiftyarık deneyi tasarladı. Dalga girişiminin keşfi, tartışmayı halletmiş gibi görünüyordu. Prag’da Avusturyalı fizikçi Christian Andreas Doppler, ışığın çeşitli frekanslarda bir spektrumu olan bir dalga olduğu düşüncesinden yararlanarak çift yıldızların rengini açıklayıp, şimdi Doppler Etkisi olarak bilinen olguyu açıklığa kavuşturdu. Bu arada Paris’te Fransız fizikçiler Hippolyte Fizeau ve Leon Foucault ışığın hızını ölçtü ve suyun içinde, havada olduğundan daha yavaş yol aldığını gösterdi.

Doppler Etkisi

Kimyasal Değişmeler

İngiliz meteorolog John Dalton atom ağırlığının kimyacılar için önemli bir kavram olabileceğini tereddütlü bir biçimde öne sürdü ve birkaç atomun ağırlığını hesaplamaya kalkıştı. On beş yıl sonra İsveçli kimyacı Jöns Jakob Berzelius daha tam bir atom ağırlıkları listesi hazırladı. Onun öğrencisi Alman kimyacı Friedrich Wöhler inorganik bir tuzu organik bir bileşiğe dönüştürdü ve canlı kimyasının ayrı kurallara göre çalıştığı düşüncesini çürüttü. Paris’te Louis Pasteur, yaşamın kendiliğinden yaratılmadığını gösterdi. Yeni düşüncelerin esin kaynağı çeşitliydi. Benzen molekülünün yapısı, Alman kimyacı August Kekule’nin yatmaya giderken aklına geldi; Rus kimyacı Dimitri Mendeleyev elementlerin periyodik tablosu sorununu halletmek için bir deste oyun kağıdı kullandı. Marie Curie polonyumu ve radyumu yalıtıp, hem kimya hem fizik alanında Nobel ödülü kazan ilk kişi oldu.

Marie Curie

Geçmişin İpuçları

Yüzyıl, yaşam anlayışında bir devrimden başka bir şey görmedi. İngiltere’nin güney kıyısında Mary Anning, kayalıklardan kazıp çıkardığı soyu tükenmiş yaratıkların bir dizi fosilini belgeledi. Hemen ardından Richard Owen, bir zamanlar gezegende dolaşan “korkunç kertenkeleleri” tarif etmek için “dinozor” sözcüğünü uydurdu. İsviçreli jeolog Louis Agassiz, Yer’in büyük bölümünün bir zamanlar buzla kaplı olduğunu öne sürüp, Yer’in tarihi boyunca çok farklı koşullar yaşadığı düşüncesini daha da geliştirdi. Alexander von Humboldt disiplinlerarası içgörülerden yararlanıp, doğadaki bağlantıları açığa çıkardı ve ekoloji incelemelerini başlattı. Fransa’da Jean-Baptiste Lamarck bir evrim teorisinin ana hatlarını çizdi; yanılgıya düşerek, edinilmiş özelliklerin aktarılmasının evrimin itici gücü oluğuna inandı. Sonra 1850’lerde İngiliz doğa bilimciler Alfred Russel Wallace ve Charles Darwin’in aklına, doğal seçilimle evrim düşüncesi geldi. Thomas Henry Huxley kuşların dinozorlardan evrilmiş olabileceğini gösterdi ve evrimi destekleyen kanıtlar arttı. Bu arada, Gregor Mendel adlı Almanca konuşan Silezya’lı papaz binlerce bezelye bitkisini inceleyerek genetiğin temel yasalarını ortaya çıkardı. Mendel’in çalışması birkaç on yıl ihmal edilecekti, ama yeniden keşfedilmesi doğal seçilimin genetik mekanizmasını sağlayacaktı.

Gregor Mendel
1900’de İngiliz fizikçi William Thomson’in şöyle dediği iddia edilir: “Artık fizikte keşfedilecek yeni bir şey yoktur. Geriye kalan tek şey, giderek daha kesin ölçümdür.”
William Thomson

İlerleme Yüzyılı 1800 – 1900

1800 – Astronom William Herschel kızılötesi ışınımı keşfeder.

1803 – John Dalton, atom ağırlığı düşüncesini sunar.

1811 – Lyme Regis kayalıklarında Mary Anning bilinen ilk ihtiyozor iskeletini bulur.

1820 – Hans Christian Orsted, bir akım devresi açıldığında yakındaki bir pusula ibresinin titreştiğini keşfeder.

1821 – Michael Faraday elektrik motorunun arkasındaki ilkeyi keşfeder.

1837 – Louis Agassiz buz çağını tasvir eder.

1842 – Christian Doppler çift yıldızların neden renkli olduğunu açıklar.

1845 – Alman kaşif Alexander von Humboldt, ekoloji düşüncesini sunar.

1859 – Charles Darwin, Türlerin Kökeni‘nde evrim teorisini açıklar.

1859 – Louis Pasteur yaşamın kendiliğinden oluşumunu çürütür.

1865 – August Kekule benzen molekülünün kimyasal yapısını açıklar.

1866 – Gregor Mendel bezelye genetiği üzerine çalışmasını yayımlar.

1869 – Dimitri Mendeleyev elementlerin periyodik tablosunu hazırlar.

1873 – James Clerk Maxwell, elektromanyetizma yasalarını yayımlar.

1895 – Wilhelm Röntgen X-ışınlarını keşfeder.

1898 – Marie Curie radyoaktif polonyumu yalıtır.

Doğal dünyayı adlandırılmış ve tarif edilmiş organizma gruplarının oluşturduğu açık bir hiyerarşi şeklinde sınıflandırmak, biyolojik bilimlerin temel taşıdır. Bu gruplar yaşamın çeşitliliğini anlamlandırmaya yardım eder, bilim insanlarının milyonlarca bireysel organizmayı karşılaştırmalarına ve tanımlamalarına olanak verir. Modern taksonomi – organizmaların saptama, adlandırma ve sınıflandırma bilimi – İsveçli doğa bilimci Carl Linnaeus ile başladı. Bitkilerin ve hayvanların ayırt edici fiziksel özelliklerini kapsamlı ve ayrıntılı inceleyerek sistematik bir hiyerarşi kuran ilk kişiydi. Farklı organizmaları adlandırmanın bir yolunu da açtı; bu yol bugün hala kullanılır.

Systema Naturae

İlk sınıflandırmaların en nüfuzlusu, Yunan filozof Aristoteles’inkiydi. History of Animals’de (Hayvanların Tarihi) benzer hayvanları geniş cinsler şeklinde gruplandırdı, her grup içindeki türleri ayırt etti, tabanda bitkiler ve en tepede insanlar olmak üzere, biçim ve amaç bakımından giderek karmaşıklaşan 11 basamaklı bir scala naturae‘ye, yani “yaşam merdiveni“ne dizdi.

scala

Sonraki yüzyıllarda, çok sayıda karışık bitki ve hayvan adı tarifi ortaya çıktı. 17. yüzyıla gelindiğinde bilim insanları daha uygun ve daha tutarlı bir sistem kurmaya çalışıyorlardı. 1686’da İngiliz botanikçi John Ray bitkilerin ya da hayvanların birbirleriyle üreme yeteneklerine göre tanımlanan biyolojik tür kavramını oraya attı ve bu, bugün de en yaygın kabul gören tanımdır.

1735’te Linnaeus 12 sayfalık bir kitapçıkta bir sınıflandırma çıkardı; kitapçık büyüyüp 1778’de devasa 12. basımını yaptı ve cins düşüncesini geliştirip, ayırt edici ortak fiziksel özelliklere dayalı bir grup hiyerarşisine dönüştürdü. Hiyerarşinin tepesinde üç alem vardı: hayvanlar, bitkiler ve mineraller alemi. Alemler filumlara, filumlar sınıflara, sınıflar takımlara, takımlar familyalara, familyalar cinslere ve cinsler türlere bölünüyordu. İki parçalı Latince bir ad – Homo sapiens’te olduğu gibi, parçalardan biri cinsin adı, diğeri o cins içindeki türün adı – kullanarak türleri adlandırmayı da istikrara kavuşturdu; Linnaeus insanları hayvan olarak tanımlayan ilk kişiydi.

taksonomi

Tanrı Vergisi Düzen

Linnaeus’a göre sınıflandırma, doğanın “sıçramalarla ve atlamalarla” değil, Tanrı vergisi düzen içinde ilerlediğini açığa çıkarmaktaydı. Eseri, İsveç’te ve Avrupa’da yeni türler aramak için yaptığı sayısız seferin ürünüydü. Onun sınıflandırma sistemi, “doğal hiyerarşi”sinin evrimsel önemini gören Charles Darwin’e zemin hazırladı; o hiyerarşiye göre bir cinsteki bütün türler soy bakımından akrabaydı ve ortak bir atadan çıkmıştı.

Darwin’den yüzyıl sonra Alman biyolog Willi Hennig, kladistik denilen yeni bir sınıflandırma yaklaşımı geliştirdi. Bu yaklaşım, evrimsel bağlantılarını yansıtmak için organizmaları, son ortak atalarından miras aldıkları ve daha uzak atalarda bulunmayan bir ya da daha fazla benzersiz ortak karakteristiğe sahip “kladlar” şeklinde gruplandırır. Kladlara göre sınıflandırma süreci bugün de devam ediyor; yeni, çoğu kez genetik kanıtlar bulundukça, türler yeni konumlara yerleştiriliyor.

Carl Linnaeus

Carl Linnaeus Kimdir

1707’de Güney İsveç kırsalında doğan Cari Linnaeus. Lund ve Uppsala Üniversitelerinde tıp ve botanik okudu; 1735’te Hollanda’da tıp diploması aldı. O yıl, canlı organizmaları sınıflandırma sisteminin ana hatlarını çizen 12 sayfalık kitapçık Systema Naturae’i yayımladı. Linnaeus Avrupa’yı biraz daha dolaştıktan sonra 1738’de İsveç’e dönüp doktorluk yaptı; sonra Uppsala Üniversitesinde tıp ve botanik profesörlüğüne atandı. Öğrencileri, en ünlüsü Daniel Solander, dünyayı dolaşıp bitki topladı. Bu büyük bitki koleksiyonuyla Linnaeus; Systema Naturae’yi sürekli genişletti ve 12. baskısı, 6000’den fazla bitki ile 4000 hayvanı içeren 1000 sayfalık büyük bir esere dönüştü. Linnaeus 1778’de öldüğünde Avrupa’da fazla alkışlanan bilim insanlarından biriydi.

Linnaeus’un sistemi organizmaları ayırt edici ortak özelliklerine göre gruplandırır. Bir Anadolu Parsı, Memeliler sınıfının Etoburlar takımında yer alan Kedigiller familyasına mensuptur.
sınıflandırma

Sınıflandırma Hakkında Tarihsel Gelişmeler

MÖ 320 – Aristoteles benzer organizmaları basitten karmaşığa doğru gruplandırır.

1686 – John Ray Historia Plantarum’da biyolojik bir türü tanımlar.

1817 – Fransız zoolog Georges Cuvier fosil ve canlı hayvan incelerken Linnaeus hiyerarşisini genişletir.

1859 – Charles Darwin’in Türlerin Kökeni türlerin oluşmasını ve evrim teorisiyle ilişkisini açıklar.

1866 – Alman biyolog Ernst Haeckel filogenetik olarak bilinen soy evrimini incelemeye öncülük eder.

1950 – Willi Hennig yeni bir sınıflandırma sistemini, evrimsel bağlantı arayan kladistiğe dayandırır.

17. yüzyılın sonunda Isaac Newton hareket ve kütleçekim yasalarını saptayarak, bilimi her zamankinden daha kesin ve matematiksel hale getirdi. Çeşitli alanlarda bilim insanları Evren’i yöneten temel ilkeleri tanımladı ve bilimsel araştırmanın çeşitli kolları giderek daha fazla uzmanlaştı.

Universum small

Akışkan Dinamiği

1720’lerde İngiliz din adamı Stephen Hales bitkilerle bir dizi deney yaparak kök basıncını – bitkilerin sapı bu sayede yükselir – keşfetti ve laboratuvarda gaz toplama aygıtını, pnömatik hazneyi icat etti; bu aygıtın daha sonra havanın bileşenlerini saptamada yararlı olduğu anlaşıldı. İsviçreli matematikçi bir ailenin en parlak üyesi olan Daniel Bernoulli, Bernoulli denklemini formüle – bir akışkan hareket edince basıncı düşer – etti. Bu, kan basıncını ölçmesini olanaklı kıldı. Bu, aynı zamanda uçakların uçmasına olanak veren ilkedir de.

0 15db78 2a6ec649 XL

Daha sonra gizil ısı teorisini formüle edecek olan İskoç kimyacı Joseph Black 1754’te, kalsiyum karbonatın bozunması ve “sabit hava”nın, yani karbondioksitin oluşması üzerine dikkate değer bir doktora tezi üretti. Bu tez, kimyasal araştırma ve keşif alanında zincirleme bir tepkimenin kıvılcımını çaktı. İngiltere’de münzevi deha Henry Cavendish hidrojen gazını yalıttı ve suyun iki parça hidrojen ile bir parça oksijenden oluştuğunu kanıtladı. Muhallif papaz Joseph Priestley oksijeni ve başka birçok yeni gazı yalıttı. Felemenkli Jan Ingenhousz, Priestley’in bıraktığı yerden devam etti ve yeşil bitkilerin gün ışığında oksijen, karanlıkta karbondioksit saldıklarını gösterdi. Bu arada Fransa’da Antoine Lavoisier karbon, kükürt ve fosfor dahil, birçok elementin oksijenle birleşerek yandığını ve bugün bizim oksit dediğimiz şeyi oluşturduğunu gösterip, yanıcı malzemelerin yanmalarını sağlayan ve filojiston denilen bir madde içerdiğine ilişkin teoriyi çürüttü. (Ne yazık ki, Fransız devrimciler Lavoisier’i giyotine gönderecekti.)

1793’te Fransız kimyacı Joseph Proust, kimyasal elementlerin neredeyse her zaman belirli oranlarda birleştiklerini keşfetti. Bu, basit bileşiklerin formüllerini çıkarma yönünde yaşamsal bir adımdı.

Yer Bilimleri

Terazinin diğer ucuna Yer süreçlerine ilişkin bilgi büyük ilerlemeler kaydediyordu. Amerika’da Benjamin Franklin, şimşeğin bir elektrik biçimi olduğunu kanıtlamak için tehlikeli bir deney yapmanın dışında, Gulf Stream araştırmalarıyla büyük ölçekli okyanus akıntılarının varlığını kanıtladı. İngiliz hukukçu ve amatör meteorolog George Hadley, ticaret rüzgarlarını Yer’in dönüşüyle ilişki içinde açıklayan kısa bir kitapçık yayımlarken; Newton’ın bir düşüncesine sarılan Nevil Maskelyne, bir İskoç dağının kütleçekimini ölçmek için ağır hava koşullarında birkaç ay kamp kurdu. Bunu yaparken Yer’in yoğunluğunu ortaya çıkardı. James Hutton İskoçya’da çiftlik miras aldıktan sonra jeolojiyle ilgilenmeye başladı ve Yer’in daha önce sanılandan daha yaşlı olduğunu ortaya çıkardı.

1200 base image 4.1424268652

Yaşamı Anlamak

Bilim insanları Yer’in aşırı yaşını öğrenince, yaşamın nasıl başladığına ve evrildiğine ilişkin yeni düşünceler ortaya çıkmaya başladı. Zamanının ötesinde Fransız yazar, doğa bilimci ve matematikçi Georges-Louis Leclerc, diğer adıyla Comte de Buffon, modern evrim teorisi yönünde ilk adımları attı. Alman teolog Christian Sprengel ömrünün çoğunu bitkilerle böceklerin etkileşimini inceleyerek geçirdi ve erdişi çiçeklerin erkek ve dişi organları farklı zamanlarda çıkardıklarını, dolayısıyla kendi kendilerini döllemediklerini açıkladı. İngiliz rahip Thomas Robert Malthus dikkatini demografiye verdi ve nüfus arttıkça felaket öngören An Essay on the Principle of Population’ı (Nüfus Artışı Hakkında Araştırma) yazdı. Malthus’un kötümserliğinin yersiz olduğu (şimdiye kadar) anlaşıldı; ama kontrol edilmezse nüfus artışının kaynakları aşacağı düşüncesi, daha sonra Charles Darwin’i etkileyecekti.

DigiRev

Yüzyılın sonunda İtalyan fizikçi Alessandro Volta, izleyen on yıllarda ilerlemeleri hızlandıracak elektrik bataryasını icat ederek yeni bir dünyanın kapısını açtı. 18. yüzyıl boyunca öyle bir ilerleme olmuştu ki, İngiliz filozof William Whewell, filozoftan farklı yeni bir mesleğin yaratılmasına önerdi: “Genel olarak bilimle uğraşan birini tarif etmek için bir ada çok ihtiyacımız var. Ben bilim insanı deme eğilimindeyim.”

Genişleyen Ufuklar 1700 – 1800

1727 – İngiliz din adamı Stephen Hales kök basıncını gösteren Vegetable Staticks‘i yayımlar.

1735 – İsveçli botanikçi Carl Linnaeus flora ve fauna sınıflandırmasının başlangıcı olan Systema Naturae‘yi yayımlar.

1735 – George Hadley on yıllarca meçhul kalan kısa bir kitapçıkta ticaret rüzgarlarının davranışlarını açıklar.

1738 – Daniel Bernoulli gazların kinetik teorisinin temelini atan Hydrodynamica‘yı yayımlar.

1749 – Georges-Louis Leclerc, Histoire Naturelle‘nin ilk cildini yayımlar.

1754 – Joseph Black’in karbonatlar üzerine doktora tezi, nicel kimyada öncü eserdir.

1766 – Henry Cavendish, çinkoyu asitle tepkimeye sokarak hidrojen ya da yanar hava yapar.

1770 – Amerikalı diplomat ve bilim insanı Benjamin Franklin, Gulf Stream akıntısının bir haritasını yayımlar.

1774 – Joseph Priestley bir büyüteç ve Güneş ışığı kullanıp cıva oksidi ısıtarak oksijen meydana getirir, buna filojistonsuz hava der.

1774 – Antoine Lavoisier, Priestley’den tekniği öğrendikten sonra, aynı gazı meydana getirir ve adına oksijen der.

1774 – Nevil Maskelyne, bir dağın kütleçekimini ölçerek Yer’in yoğunluğunu hesaplar.

1779 – Jan Ingenhousz yeşil bitkilerin gündüz dışarıya oksijen verdiklerini keşfeder; bu, fotosentezdir.

1788 – James Hutton Yer’in yaşıyla ilgili teorisini yayımlar.

1793 – Christian Sprengel, tozlaşma üzerine kitabında bitki cinselliğini tasvir eder.

1798 – Thomas Robert Malthus insan nüfusu üzerine, daha sonra Charles Darwin ve Alfred Russel Wallace’ı etkileyen ilk denemesini çıkarır.

1799 – Alessandro Volta elektrik bataryasını icat eder.

1201’de, İslamın Altın Çağında Bağdat’ta doğan İranlı alim Nasreddin Tusi şair, filozof, matematikçi ve astronomdu; bir evrim sistemi öneren ilklerden biriydi. Evren’in bir zamanlar özdeş öğelerden oluştuğunu, sonra bunların kademeli olarak farklılıklaşıp bazılarının mineral haline geldiğini, bazılarının ise daha hızlı değişerek bitkilere ve hayvanlara dönüştüğünü öne sürdü.

Nasreddin Tusi

Tusi’nin etik üzerine eseri Ahlak-ı Nasıri’de bir yaşam formları hiyerarşisi kurdu; burada hayvanlar bitkilerden, insanlar da diğer hayvanlardan üstündü. Hayvanların bilinçli iradesini insan bilincine doğru bir adım olarak gördü. Hayvanlar yiyecek aramak için bilinçli hareket edebilir ve yeni şeyler öğrenebilirler. Tusi bu öğrenme yeteneğinde, akıl yürütme yeteneğini gördü: “-Eğitilmiş at ya da avcı şahin, hayvan dünyasında gelişmenin daha yüksek bir noktasındadır.” dedikten sonrai “-İnsan kusursuzluğunun ilk adımları buradan başlar.” diye ekliyordu.

Tusi organizmaların zaman içinde değiştiğine inandı ve bu değişimde, kusursuzluğa doğru bir ilerleme gördü. İnsanların “evrim merdiveninin orta basamağında“, kendi iradesiyle daha yüksek bir gelişme düzeyine potansiyel olarak ulaşabilir olduğunu düşündü. Yalnızca organizmaların zaman içinde değiştiğini değil, bütün yaşam yelpazesinin hiçbir yaşamın olmadığı bir zamandan itibaren evrildiğini de öne süren ilk kişiydi.

evrim

Evrim Düşünceleri Hakkında Tarihçe

MÖ 550: Miletoslu Anaksimandros hayvan yaşamının suda başladığını ve oradan geliştiğini söyler.

MÖ 340: Platon’un biçimler teorisi, türlerin değiştirilemez olduğunu savunur.

MÖ 300: Epikuros, geçmişte çok sayıda başka türün yaratıldığını ama yalnızca en başarılı olanların hayatta kalıp döl verdiğini söyler.

MS 1377: İbn-i Haldun; Mukaddime’de insanların maymunlardan geliştiğini yazar.

MS 1809: Jean-Baptiste Lamarck, türlerin evrimine ilişkin bir teori önerir.

Ms 1858: Alfred Russel Wallace ve Charles Darwin, doğal seçilim yoluyla evrim teorisini öne sürer.